28 Aralık 2015 Pazartesi

Böyle dayanamazlar işte!

Bir önceki yazımda Batu'nun benimle konuşmadığını yazmıştım ya hani, o konuşmama günlerce devam edince aldım sırt çantamı anneme arkadaşım evleniyor bahanesini kullanarak kalktık gittim. Daha önce o düğünün yolunu yaptığım için izin kısmında bir sıkıntı yaşamamış olsam da ara tatilde tekrar gitmek için bahanemin kalmamış olması içimi biraz burktu diyebilirim. Neyse, Batu'nun benimle konuşmuyor olması benim için çok çok daha büyük bir sorundu. 
Yıllarımı geçirdiğim şehre hiç kimseye haber vermeden gittim, yetmedi Batu'nun evinin yolunu tutup o evde olmadığı halde onu saatlerce bekleyip o uzatmaları oynayan konuşmamızı gerçekleştirdik. Batu'nun ev arkadaşlarından biri evde olmasa baya baya kapıda kalacaktım tabi o ayrı mesele. Neyse, Batu beni görünce şaşırsa da pek aldırış etmedi geldiğim için ve laf sokmalara tam gaz devam etti. O kadar çok şey söyledi ki bir çoğu artık aklımda değil bile ama en son beni ağlatmasına iki kelime kalmıştı ki baktı benim gözler dolu dolu oldu, dudaklar aşağı sarkmamak için direniyor falan o da saldı yelkenleri suya, affetti. Tabi konu burada kapanmadı o ayrı. Mesela sonradan bir de Emre'yi çağırdı Batu ve Emre eve girer girmez hiç şaşırmadan "Batu sana cevap vermeyince ikinci gün kalkar gelirsin demiştim geç kaldın" dedi. Adam malını biliyor tabi demek geldi içimden ama doğru, hemen o gece bile gelebilirdim ama imkanlar ona el vermedi. Telefondaki kızma ve bağırmaların yanında bir de yüzüme karşı azarımı güzelce işittikten sonra -bu arada olaya kulak misafiri(?) olan Batu'nun ev arkadaşı da yorum yapmaktan eksik kalmadı ve o da gömdü beni birkaç kere- ben neler olduğunu sorar gibi oldum ve konuyu kapattılar. Aralarında ne oldu ne geçti hiçbir fikrim yok ama umurumda olduğu da söylenemez pek, ne hali varsa görsün. Bir daha da sorma gibi bir düşüncem de yok hem madem çocuklar söylemek istemiyor o zaman ben de sorup tekrar aramıza soğuk buzları koymam.
Bu arada ağır abilerim beni evden kovdu! Sonbaharda Emre'yle aynı evde yalnız kalmamışım gibi bir muamele görüp "bu kadar erkekle aynı evde kalamazsın" denilerek Batu'nun ev arkadaşlarından birinin sevgilisinin evinde koltukta yatıyorum. Oysa tanımadığım bir kızın evinin koltuğundansa Emre ya da Batu'nun evinin koltuğunda yatmayı tercih ederdim ne yalan söyleyeyim. O bir kenara hiç rahat değilim burada, kızların stresleri, konuşma şekilleri, bana göre garip yaşam şekilleri falan kendimi sorgulamama neden oldu diyebilirim. Oysa abilerim beni koltuklarında kabul etselerdi ne güzel olurdu.

20 Aralık 2015 Pazar

Anca alt üst etsin her şeyi, başka bir işlevi yok zaten!

Aslında her şey çok hızlı oldu. Ne mi oldu? Ali yazdı ve ben de bunu Mine'ye söyledim. Bölümden arkadaşlar dışında o gün olan olayı da ben sadece Mine'ye anlatabilmiştim çünkü sinirliyken konuşacak biri gerekiyordu ama çocuklar bunu öğrenirse ortalık fazlasıyla karışırdı. Neyse olayın üzerinden aylar geçti zaten artık öğrenmeseler de olur diyordum güzel güzel ama Ali'nin yazdığını Mine'ye söyleyince ve Mine de o sinirle Defne'ye bunu anlatınca önceki olayını bilmeyen Defne Mine'ye her şeyi en başından anlattırmış derken tabi Defne yeni bir şey öğrenince durur mu? Hemen bizim çocuklara ötmüş o da. Abim sıfatlı iki canın bunu öğrendiğindeki tepkisi de tahmin edersiniz ki olabilecek en uç seviyede oldu. Önce biri aradı sonra öteki ama nasıl azar işittim belli değil. En son Batu'ya kesinlikle istemeden "karışmayın hayatıma ne bok yersem yerim" şeklinde isyan edince telefon suratıma kapandı. Arıyorum ama açmıyor da üzülüyorum o böyle yaptıkça yazıyorum sürekli ama bir geri dönüş aldığım söylenemez tabi. Hayır niye bu kadar karışıyorsam onlara! Döveceklerse şu çocuğu dövsünler ne hakla, hangi yüzle bana mesaj atabiliyor hala aklım almıyor. Yazdığı şey de yılbaşında buraya geleceği ve buluşma ihtimalimizin olup olmadığı. Neymiş bana bir özür borçluymuş bilmem ne. Özür borçlu evet ama 6 ay geçti neredeyse olayın üzerinden ve şimdi mi fark etti beni düşürdüğü konumu? Ben çocuğun adını duymaya dayanamazken bir de onunla buluşabileceğimi nasıl düşünebiliyor bu ya? Bir de kesinlikle değmeyecek birine olan sinirim yüzünden Batu'yu kırmış olmam iyice sinirlerimi bozuyor! Emre de yarım bir tavır halinde. Kısaca ortalık karıştı hem de kesinlikle değmeyecek biri yüzünden. Bu çocuk durup durup benim hayatımı karıştırmak zorunda mı? Mine ve Defne'ye de ayrı olarak ben tavırlıyım tabi. Hadi Mine gitti Defne'ye anlattı her şeyi diyelim Defne ne diye olay çıkacağını bildiği halde çocuklara bunu her detayıyla anlatıyor ki? Olayın hangi açısından bakılırsa bakılsın anlatılmaması gereken bir şey olduğu belli. Hayır öğrenmelerini istesem ben zaten zamanında anlatırdım dimi ama! Çocukları sinirden delirtsem de böyle olmamıştı aramız hiç ve şuan cidden "öyle demek istemedim" diyerek kendimi affettirene kadar sarılmak istiyorum  ikisine de. Ali'nin mesajı okuduğum gibi silsem de sanki hala orada duruyormuş gibi tekrar tekrar silme isteği var içimde. Bir de hayırlı uğurlu olsun ilk defa bir numarayı engelledim, umarım cevap vermiyor olmam onun için yeterli bir cevap olmuştur. 

18 Aralık 2015 Cuma

Üzersin sen onu

Geçtiğimiz gün ablamla bir yerde oturup kahve ve sohbet şeklinde güzel bir vakit geçirirken onun arkadaşlarından biriyle karşılaştık. Önce ayaküstü sohbet daha sonra da bize eşlik etmesiyle ben bu çocuğa baya baya ısındım hatta tamam dedim içimden madem birini ayarlamaya çalışıyorlar bana bu çocuk olsun! Saatlerce benim dakika bir gol bir şeklindeki kurlarım, çocuğu sürekli konuşturup onun hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışmam derken artık ilgim belli olmuştur dedim ama karşı bir atak gelmediği için biraz hevesim kırıldı gibi oldu. Akşam ablamın evine geçerken de konuyu ona getirip ablama "ya abla, hani siz bana birini ayarlamak istiyordunuz ya" diye lafa başladım ama o hemen lafımı kesip "Faruk olmaz!" dedi. "Neden? Ne güzel işte yaşı yaşıma huyu huyuma hem sen de tanıyorsun. Bence olabilir. Sen bir kere daha aynı ortama getir bizi ben bir şekilde hallederim" dedim. "Cha olmaz dedim. O çocuk ne kadar duygusal ve ilgili, iyi bir çocuk biliyor musun sen? Tam kendine alıştırırsın sonra ilgiden sıkılır bırakırsın çocuğu yıkılır kalır. Hayır, kesinlikle o olmaz!" dedi gömdü beni oraya. Tamam ilgi alaka sevmem, bırakın beni ben mutlu mutlu yaşarım hatta hayatıma müdahale edilmesin harika bir insan olurum ama okulda benden 3-4 yaş küçük o çocuktan beri ilk defa birine olur gözüyle baktım onda da ablam izin vermedi. Hayır belki ablamın ön görüsü tutmayacak ne malum. Şimdi zorlasam da yanyana getirmeyecek bizi kesin. Hem üzülecekse de üzülsün denemekte ne zarar var? Onunla olmazsam aşkımdan ölmem tamam ama yine de hiç denemeden de bırakmak olmaz diye düşünüyorum. Eğer onunla bir daha karşılaşırsam -yani bir daha bir araya gelirsek- peşini kesinlikle bırakmayacağım. Tabi olur da görmezsem neyse der geçerim ama ablamın "olmaz" lafı yüzünden aylar sonra ilk defa beğendiğim çocuğu bırakacak değilim.

15 Aralık 2015 Salı

O lafı ilk kim dedi bir bulsam!

Bugün yine eski arkadaşlarımdan biriyle gezip ettim daha sonra onun sevgilisi ve bir arkadaşıyla buluştuk ve onlarla oturmaya başladık. Çocuğu bana ayarlama gibi bir durum olmadığını söylemişti arkadaşım ben de onun bu lafına güvenerek rahat rahat takıldım. Konu nasıl bir anda burçlara geldi anlamasam bile bu arkadaş burçlar hakkında yorum yapmaya başladı kendince. Erkekler bu tür şeylere ilgili olmadığı için ben de ister istemez ilgilenmeye başladım çocukla derken bana burcumu sordu. Doğum tarihimi söyledim bilecek mi burcumu diye düşünürken gerçekten terazi olduğumu söyledi. Tabi gözümdeki coolluğu bir anda "terazisin demek ki dengesizsin sen biraz" demesiyle yıkıldı gitti. Neden öyle düşündüğünü sorunca da "terazi dengeyi temsil ediyor ama teraziler dengesiz oluyor, bir ara bulamıyorlar" gibi bir şey dedi. Tam o anda arkadan bir "daaatttt!" sesi gelmesini istedim diyebilirim çünkü terazi burcu dengeyi değil adaleti simgelediği için sembolü terazi! Kim ortaya atmışsa bir "teraziler dengesizdir" diye bulup dövmek istiyorum o kişiyi. Hayır yani dengesizlik kişinin karakteriyle alakalı bir şey sırf burca bakarak bir kişinin öyle olup olmadığını ortaya atmak neden yani? Bir de bunu yapan çocuk 24 yaşında düşünün. Muhtemelen kızları tavlamak için öğrendiği 3-4 cümleyle bugün battı benim gözümde. 

13 Aralık 2015 Pazar

Mim: Merak ediyorum

Mars beyinli ve Bla bla beni mimlemiş, e mimlenmişken yapmamak olmaz diye de kendimle ilgili sevdiğim, sevmediğim ya da takıntılı olduğum birkaç şeyden bahsedeceğim. Aslında şuan düşünce yok öyle huylarım gibi geldi ama dökülürüm yazarken diye düşünüyorum. Ben mimi henüz bitirmemişken bir de Lady'm mimi üzerine ağır bir bedduayla atmış gitmiş ona da buradan teşekkür ederim ama unutmadım bunu Lady bir gün senin de yolun bana düşer... -Yani umarım-
  • Vejetaryen olduğum zaten bilinen bir şey ama bunun dışında ağzıma sürmediğim şeylerin başında beyaz peynir geldiğini söylemem lazım. Kaşarı da çok yediğim söylenemez ama beyaz peynir ve türevlerinin hiçbir türünü yiyemiyorum. Lor olsun, köy peyniri olsun, yağlısı yağsızı hiçbirini midem almıyor. Annem küçükken çok zorlardı ama sonra o bile bıraktı. Evde en son ne zaman peynirli börek pişti hatırlamıyorum bile. 
  • Solak değilimdir ama yazı yazmak dışında neredeyse her işimi sol elle görürüm. Nedenini bilmiyorum ama bir şey kaldırmam gerekiyorsa bile ilk önce sol elimi doldururum.
  • Boş zamanım olmadığı sürece kitap okuyamam. Okuduğum kitap başladığımda bitmeli yoksa bir daha asla dönüp onu okumam.
  • Ayak takıntım vardır. Kesinlikle ayak görmeye katlanamıyorum. Sırf yazın plajda, havuzda falan bunun zorluklarını çok çektiğim söylenebilir.
  • Temizlik takıntım olduğunu söyleyemem ama benim söz hakkım olan bir yerde (annemin evinin herhangi bir odası, benim evim vs.) alakasız birinin dağınıklığını görürsem çıldırırım. Benimsediğim alanın işgal edilmesi dayanamadığım bir durumdur. 
  • Taş gibi ve yüksek yastık olmadan yatamam. Bu yüzden kalmaya gittiğim her evi ilk önce yadırgar uyuyamam.
  • Uyurken bana dokunulması kesinlikle dayanabildiğim bir şey değil, eğer öyle bir şey olacaksa teması kuracak kişi ben olmalıyım. Ben sarılayım edeyim ama bana dokunmasın kimse isterim.
  • Yatağım eğer toplanmamışsa gece yatağa girdiğim gibi ilk işim yorgan/pike düzgün olsa da onu bacaklarımla çevirip doğru şekle getiririm.
  • Çantamın olmazsa olmazlarından biri olarak kedi maması olduğu için neredeyse bavul kadar çanta taşırım hep. Bir de bir yerde kalabilme ihtimaline karşı bir üst olur (ama sanırım en son çıkardım).
  • Normalde çok laçka bir insan olsam bile bana bir görev verildiğinde onu sonuna kadar büyük bir ciddiyetle yaparım. Profesyonel olunması gereken yerlerde duygusal davranan insanlara katlanamam.
  • Bir kişi eğer benim için çok çok değerli değilse bir hatadan sonra onu silip hayatımdan çıkarmam çok basit. Eğer çok değerliyse yapılan hataya göre kırgınlık olmadan affederim ama aynı hata peş peşe gelirse onu da silerim.
  • Birkaç sene önceye kadar kalabalık ortamları, çevreyi çok sever bunun için sürekli yeni insalarla tanışır onlarla muhabbet ederdim ama özellikle son iki yıldır kalabalık ortamları kesinlikle itici ve samimiyetsiz bulmaya başladım. Artık hayatıma birini almadan önce resmen bir teste tabi tutuyorum.
  • Erkekte omuz ya da göğüste dövme görünce ayran budalası gibi bakıyorum. Seviyorum erkekte dövmeyi.
  • Güne kedimi öpmeden başlamıyorum. Bazı geceler yanımda yatıyor ama yatmadığı zaman bile yataktan kalkar kalkmaz ilk onu öpüyorum.
  • Aslında çok kıskanç ve bencil biriyimdir ama başkalarında bu özelliği gördüğümde beni sinirlendirdiğini bildiğim için bu huylarımı dizginlemeye çalışırım. Paylaşımcı değilimdir pek. Örneğin annem ablama ya da abime biraz fazla ilgi göstersin hemen aralarına girerim ya da en yakın arkadaşlarımın sevgililerini önce kaynana edasıyla süzer duruma göre onların da arasına girerim. Eskiden direkt "sadece benimle ilgilensinler, sadece beni sevsinler" derdim de sonradan "abartma cha, iyi çocuk/kız ne diye aralarını bozuyorsun" demeye başladım. 
  • Eskiden beri isimlerin kişinin karakterinde etkili olduğunu düşünmüşümdür. İsmin anlamı nasılsa kişi de ona uygun bir karakterde oluyor gibi.
Yalnız bu yazdıkça geliyormuş ve bu durum beni biraz korkuttu. Saçma huylarımı kendi gözüme soktum yetmedi bir de sizin gözünüze sokuyorum. Diyorum size bende bir anormallik var. Yalnız sanrım bu mimi yapmayan kalmadı. E o zaman yapmayan varsa onlara paslıyorum mimi hatta yorumda söylerseniz ismi altın harflerle yazarım şuraya.

11 Aralık 2015 Cuma

Bomonti’de yepyeni bir yaşama çok az kaldı… Bu çok özel yatırım fırsatını kaçırmayın!

155 apart daireli The House Residence ve 51 odalı The House Hotel, 2016 yaz döneminde Bomonti’de kapılarını açmaya hazırlanıyor. 

Yenigün İnşaat yatırımı, The House Collection markası ve FYP’nin dizayn, marka ve konsept planlaması ile Bomonti’de hayat bulan The House Residence’da ince işler hızlı bir şekilde devam ediyor. Özel dizayn tasarımları ile hazırlanan örnek daireler, bugünden The House Residence tasarım anlayışını ve Bomonti’deki yaşamı keşfetmeniz için sizi bekliyor…

Modern yaşam, sanat ve dizayn ile zenginleşen The House Residence’ta yaşam stüdyo, 1+1 ve 2+1 dairelerde çok özel ödeme planları ile yatırım fiyatı 230 Bin Dolar’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Dairelerin yatırım planlama ve uzun/kısa dönem kiralama hizmetlerini ise daha ilk günden FYP sizin için yapıyor… 

Dinamik, sosyalleşmeye açık ve konforlu bir yaşamın kodlarıyla şekillenen The House Residence Bomonti’de, 1+0’dan 2+1 ve penthouse’lara kadar 44 m2 ile 199 m2 arasında değişen, özel tasarıma sahip 155 adet apart daire seçenekleri sunuluyor. Yaşama renk katan detaylar ise projenin lounge, dining room, spor kulübü, club ofisi, kafeleri, peyzaj alanları ve teras gibi alanlarında odaklanmış durumda. Yaşamı ortak alanlara taşıyan The House Residence, servis zenginliğini ve kalitesini aynı binada bulunan 51 odalı The House Hotel’den alacak. 

The House Residence’da dairenin yatırım planlaması daha ilk günden senin adına yapılıyor, detaylar seni yormuyor. Bütün dairelerin kısa, uzun dönem kiralama hizmetleri The House Residence yönetimi ve FYP tarafından, uluslararası zincirlerin işbirliğiyle gerçekleştiriliyor. The House Residence, her detayı özenle planlamaya dayanan modern tasarım anlayışını evinize de taşıyor. Dilerseniz tüm yaşam alanlarınızı sizin seçimlerinizle güzelleştiriyor. Taşınmaya hazır, zevkle döşenmiş, titizlikle hazırlanmış bir otele gelir gibi bavulunuzu alın, gelin ve yaşamaya başlayın.

Bomonti’ye tasarım dokununca

Piramit Mimarlık Turgut Toydemir tarafından projelendirilen The House Residence’ın yaşam konsepti ve iç mimari planlaması FYP Proje Geliştirme’den Tony Phillipson’ın İngiliz Conran  + Partners ile gerçekleştirdiği özel işbirliğiyle hayat buldu. Peyzaj ve cevre düzenlemesinde ise Hyland Edgar Driver imzası var. Geleneksel ve modern endüstriyel alanların yansımaları, modern mimari ve yaşam tarzı kodlarını harmanlayan tasarım New York Soho, Londra Covent Garden ve Paris L’es Halles gibi örneklerle de organik bağa sahip. Ortaya çıkan sonuç ise, ana yaklaşım olarak modern mimari, life style konsept ile geleneksel ve modern endüstriyel tasarımı birleştiren yepyeni bir konsept. 

7/24 hayat, hizmet, mutluluk

The House Residence Bomonti, The House Hotel, The Residence Lounge, The Dining Room, The Cafe, The Club Fitness, The Club Office, The Garden Terrace ve The Services gibi mekan ve hizmetleri aynı binada, aynı çatı altında bir araya getiriyor. The House Residence’da kişiye özel servisler, Bomonti’nin ilk dizayn oteli The House Hotel işletmesi ile sunuluyor. The Services olarak tanımlanan sınırsız hizmetler ile, iki farklı noktada 2 farklı resepsiyon ve özel asistan, housekeeeping, vale, teknik servis, güvenlik ve ev sahibi kullanımına hazır laundry alanı, apart daire sahiplerine ev ortamında da otel konforu sunmayı hedefliyor. 

Evler sakin, ortak alanlar yaşamla dolu

Konut, hotel, sosyal yaşam alanları, spor kulübü ve service ofis alanı ile bir yaşam merkezi olarak hayata geçen The House Residence, eğlence, yaşam, iş ve spor keyfini birlikte sunuyor. 2016 yazında tüm sosyal alanları ile hayata geçecek olan The House Residence sakinleri The Dining Room’da dilerlerse hazırladıkları yemeklerle dilerlerse özel asistanın yardımıyla davetlerini verebilecekler. Sabah 7:00 – gece 24:00 saatleri arasında kişiye özel hizmet veren The Residence Lounge, size özel bir mekan olarak tasarlandı. The Club Fitness sağlıklı bir yaşam sunarken, giriş terasında yer alan The Cafe’ler de ise Nişantaşı, Galata ve Karaköy’ün gözde mekanlarını sizlerle buluşturacak. 

Daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız.

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

9 Aralık 2015 Çarşamba

Bir kedi gördüm sanki

Bu sabah çok garip bir rüyayla uyandım. Aslında bu yazıyı bütün detaylar aklımdayken yazmak istiyordum ama uyuyakalıp arkadaşımı arkadaşımla buluşacağım yere geç kaldığım için gecikti biraz. Neyse, rüyam çok garipti bu yüzden anlatmak istedim ve tabi internete bununla ilgili rüya tabirini de arattım... Bu olaya ne kadar inanmasam da eğlendiriyor işte beni.
Rüyamı kısaca anlatmam gerekirse; üç katlı lüks bir villanın ikinci katına çıkarken aşağıdaki kuzenime "ben kediyi alıp geliyorum" dedim ve ikinci katın balkonuna baktım ilk olarak. Orada köşede 3 bıcır bıcır yavru* bir de anne kedi vardı. Anne kediyi aldım kucağıma sevdim** falan derken aşağıya bir baktım kocaman bir kaplan bakıyor bana doğru. "En azından buraya çıkamaz" dedim kendi kendime daha sonra bir baktım bana doğru zıplama pozisyonuna geçiyor. "yok artık" diyerek geri geri kaçtım*** daha sonra banyoya (?) saklandım hemen. Biraz zaman geçtikten sonra kaplanı göremediğim için tekrar balkona gittim orada da iki kedi kavga ediyordu**** ama ben kedilere dokunmadım "şimdi ben bunları ayırmak istersem arada kaynarım kesin" dedim içimden onlardan ufak ufak uzaklaştım tam o anda da köşede başka 3 yavru kedi gördüm ama onlar ölü***** "ah canım, vah canım" diye üzüldüm az çok derken en sonunda üst kattan alacağımı söylediğim kediyi aldım ve aşağıya indim. Rüyanın sonrasında bir şey yoktu pek ki zaten çok net hatırladığım da söylenemez. Bu kadar çok kedi görmek şahsen bana garip geldi hatta. Nasıl bir bilinç altına sahipsem artık.

Bu arada rüya tabirlerinde o * koyduğum yerlerin anlamları da şöyleymiş;

* Yavru kedi
Rüyanda kedi yavrusu görmek bağımsızlığa doğru bir geçiş aşamasında olduğunuzu temsil eder. Bu bağımsızlık hayatınızın büyük bir kısmını etkileyeceği gibi basit kararlarınızla ilgili de olabilir. Örneğin hayatınızda hayır diyemediğiniz insanlara hayır demeyi öğrenmeye başlayabilirsiniz. Hayatın sunduğu yeni şeyleri keşfetmek için hazırsınız. Bir diğer taraftan böyle bir rüya masumiyeti ve saflığı simgeler.

** Rüyada Kedi Sevmek
Rüyayı gören kişinin, içinde bulunduğu ortama ya da duruma göre değişiklik gösterir. Eğer işle ilgili bir karar verilecekse ortaklık kurulan ya da maddi destek istenen kişinin kötü niyetli bir kişi olabileceğine işaret eder. Evlilikle ilgili bir durum varsa eğer yakında nur topu bir çocuğa sahip olunacağına alamettir. Ayrıca, çok sevinilecek bir haber alınacağına ve bu haber doğrultusunda kazançlı bir işe girileceğine ancak atılacak adımlarda dikkatli olunması gerektiğine yorulur.

*** Kaplandan Kaçmak
Zorlu bir rakibin vereceği teklifle birlikte aynı iş kolunda olan iki rakip firmadan birinin iş dünyasından çekileceğine, bu sebeple uzunca bir süreden beri kazanç elde edilen işten olunacağına, rahatsızlıklarla boğuşulacağına, kalp kırıklığı yaşanacağına, düzenin bozulacağına, haneye nifak gireceğine ve istenmeyen işlere girmek zorunda kalınacağına delalet eder. Rüyada kaplandan kaçarken yere düşmek, sorunlardan kurtuldum denildiği bir anda daha da içine düşmeye, ismin bir dedikoduyla lekelenmesinden ötürü sahip olunan mevkiyi kaybetmeye, güçlü bir rakip karşısında geriye düşmeye, zorlu bir hastalıkla uğraşmaya ve kötü kalpli bir kadının oyununa gelmeye alamettir.

**** Rüyada kavga eden kedi görmek
Sıkıntıya düşerek özlediği güce, sıkıntı sonrasında kazandığı sevince, umudunu kestikten sonra elde ettiği büyük güce, sıkıntı çekerek ümit ettiği şerefe manasına gelir. Bazen de şöyle tabir olunur; kavga eden kedi görmek, cimri bir amire, uzun bir bekleyişin sonunda kavuştuğu zenginliğe, cefa çektikten sonra gözlediği temiz rızka, zorlukla gözlediği temiz kazanca, sıkıntı çekerek istediği refaha, meşakkatle birlikte elde ettiği rahata manasına gelir.

***** Ölü kedi
Rüyanızda bir kedi öldürmeniz, öldürülen bir kedi görmeniz veya kedinin kaybolması gibi kediye gelen zararla ilgili her türlü durum; özgürlüğünüzün kısıtlanmasıyla ilgilidir. Hiç de istemediğiniz bir şekilde kendi özgürlüğünüzü kısıtlıyor olabilirsiniz. Üstelik bu sizin seçiminiz de olabilir.
Örnek vermek gerekirse; evlilik arifesindeki bir erkek böyle bir rüyayı görüyorsa evliliğin özgürlüğünü kısıtlayacağını düşünüyor olabilir. Bununla birlikte evlilik bu erkeğin kendi seçimidir.
Hayatınızda özgürlüğünüzü kısıtlayan durumları keşfetmeli ve çözüme kavuşturabileceklerinizin üzerinde durmalısınız.

Bir yazı içerisinde kaç tane "kedi" kelimesi geçebilir diye sorarsanız ben bile bu kadar çok olabileceğini düşünmemiştim ama rüya ve yorumu böyleydi. İyi gibi görünüyor ama neyse artık yaşayıp görücem.

4 Aralık 2015 Cuma

Ana kız pek normal değiliz

Annemle benim yan yana gelip sıkıldığımızda yaptığımız tipik birkaç şey var, bunlar daha çok ekonomi gündemini takip etmek, kadın programlarının saçmalığını tartışmak ya da en çok yaptığımız şeylerden biri olarak emlak piyasasını takip etmek. İkimizin de en büyük eğlencesidir bu durum. Nereler değerlenmiş? Yeni yapılan konutlar ne şekilde ve kiralar ne alemde? Nereler dolarla çalışıyor? Binaların özellikleri ve kiralar birbirine uygun mu? Bu sorular biz internette sayfa sayfa gezerken konuştuğumuz şeylerin bir kısmı. Eskiden gezerken önünden geçtiğimiz emlakçının içine dalar bu muhabbetleri yapardık ama artık evde bilgisayar ve telefon başında yapıyoruz. Hala çok eğlendiğim söylenebilir ki annemin de eski formunu kaybetmediği açık. Geçen akşam televizyonda Ankara'daki adını hatırlamadığım lüks bir sitenin reklamını görünce yine başladık ev bakmaya. Arada taşınalım diyorum anneme ama hiç oralı olmuyor tabi o ayrı mesele. Ah tabi birkaç ev gösterip "eğer bunları alırsan bana taşınırım" diyor tabi orası ayrı. Baktığı yerler 6+2 dublex ya da site içinde 350 m2 gibi yerler olunca hayal olarak kalıyor tabi bunlar. En son tekrar bana devasa büyüklükte bahçeli güzel bir ev gösterip onu almamı ve ona hediye etmemi istediğinde ona bu kadar büyük evi ne yapacağını sordum dayanamadım da. Kadın bana "ablanı, kocasını, seni, bulursan kocanı, abini ve eşini de alır burada yaşarım fena mı? Hem siz gelmeseniz de abin karısını ikna eder torunlarla oturur benimle" diye başka bir hayalini daha dile getirdi. "Ah annecim ah" diye sırtını sıvazlayınca popoma sağlam bir şaplak yedim tabi o ayrı mesele. Oğlu ben ve ablam gibi hayırsız değilmiş bir de öyle söyledi ama gel de gülme yani tanımasam neyse de nelerini biliyorum ben onun.

Bunun dışında yeni gündemimiz annemin benim bir sevgilim olmasını istemesi. Şehir dışında değilim ya, sevgilim olursa gözünün önünde olmuş olurum tabi. Kadın elini sürekli ensemde tutmak istiyor da beheeyy ben kimin kızıyım tabi o bir şey anlamadan götürürüm ben. Neyse, karşı cinsle sevgili gibi konuşmayı bilmiyormuşum, farklı ortamlara girip insanlarla flört etmeliymişim falan. Annem olmasa "kız sen ne biçim konuşuyorsun öyle" diyip ağzına vururdum ama şok olmakla yetindim. Sanırım evde kalacağımı düşünüyor ve içini bir korku saldı bu yüzden. Neyse evde kalırsam da kalırım yani ne yapayım en kötü kariyer yapar koruyucu anne falan olurum. Prosedürü de bilmiyorum ama önemli değil, daha o zamana çok var.

30 Kasım 2015 Pazartesi

Demek ihtiyacım olan böyle bir şeymiş

Son zamanlarda kendime anlam veremediğim kadar hassas bir dönem yaşıyorum. Normalde üzülmeyeceğim hatta kafama takmayacağım şeyler biraz yüzümü düşürmeye başladı gibi bir haller içerisindeyim. "Ne yapıyorum ben?" "Daha ne kadar yatmaya devam edeceğim?" şeklinde düşüncelerden kaynaklı böyle olabilirim neyse, konu bu hassaslığım değil. Bugün pek öyle önemi olmayan ama peş peşe geldiği için yine yüzümü düşüren iki hoş olmayan mesaj aldım arkadaşlarımdan. Bütün suratsızlığımla vapurun kalkmasını beklerken karşımdaki koltuğa iki kadın ve üç yaşında bir çocuk oturup kendi hallerinde hareket etmeye başladılar. En başta çocuğun sürekli hareket etmesi, vapura binmesinden kaynaklı heyecanı biraz dikkatimi çekti daha sonra da başkalarını izlemek hoş bir şey olmadığı için kendi içime kapanık halime geri döndüm. Vapurun kalkmasına yakın karşımdaki çocuk annesinden güç bela aldığı çikolatayı yerken bana baktı ve "abla senin adın nedir?" diye sordu. En başta bana demediğini düşünerek bakmasam da ısrarlı bir şekilde ayaklarını sallarken soruyu tekrar sorunca cevap verdim ve sonra ben de onunkini sordum. Bu şekilde bir sohbete başladık ikimiz de. Çocuk bir annesinin yanında bir benim yanımda oturup sürekli konuştu durdu ve benim içimde ne dert kaldı ne de tasa, pamuk gibi bir şey oldum. Küçücük çocuğun rol kesmeleri, dışarıda başka motor ve vapurları görüp kendi hayal aleminde bir şeyler anlatması kafa dağıtmam için birebir oldu diyebilirim. Vapurdan inip o iş çıkışının saçma trafiğinde bile gülümsemeye devam ettim hatta. O çocuğun beni neredeyse hiç konuşturmayacak kadar büyük olan heyecanı gibi bir şeye ihtiyacım varmış sanırım.

28 Kasım 2015 Cumartesi

-"Sen sevmezsin" +Kim demiş?

Son zamanlarda hep duyduğum laflardan biri "ne o dudağındaki?" olmaya başladı. Aslında ne olduğu belliyken sorulması da beni fazlaca sinirlendiriyor desem yeri çünkü kapıdan ne zaman çıkacak olsam beni gören herhangi biri soruyor. Hatırlıyorum lisedeyken dershaneye ya da arkadaşlarımla buluşmaya çıkarken de göz kalemime takardı bu kişiler -bir de vişneli niveama takarlardı tabi-. Şimdi de tutturmuşlar bir "kızım neden sürüyorsun onu dudağına insanlar bakınca utanmıyor musun hiç" demeye. Hayır yani rujumun nesinden utanacağım? Makyaj yapmam neden kötü? Dikkat çekecekse çeksin yani banane. Ben kendimi güzel hissetmek istiyorum, o an varsa kusurum onu kapatmak istiyorum ya da yüzümdeki solukluğu böyle renklerle saklamak istiyorum diye ayıp bir şey mi yapıyorum? İşin kötüsü ne yapıyorlarsa annemi de dolduruyor bu kadınlar/teyzeler annem artık sormaya başladı "kızım sen sevmezsin böyle şeyleri neden sürdün şimdi" demeye. Yalnız "sevmezdin" değil "sevmezsin", sanki beni benden iyi biliyormuş gibi. Hayır bir de, ruj bir sebep olmadan sürülemezmiş gibi bir kafa var ki o kafayı hiç anlamıyorum. Şimdi merak ediyorum arkadaştan sipariş ettiğim rujlar geldiğinde ne tepkiler gelecek diye çünkü nude ve ona yakın sürdüklerimle laf yerken kırmızılar, pembeler, bordolar yolda. 

25 Kasım 2015 Çarşamba

Herkes sıkılır bir süre sonra

Mine'yle günümü gün ettiğim herhangi bir günün akşamında oturup kahvemizi içerken bir anda Defne'nin aramasıyla laylaylom halimiz uçtu gitti. Defne erkek arkadaşının ona "beni boğuyorsun, seni seviyorum ve ayrılmak istemiyorum ama sıkıldım" demesi üzerine kızımız biraz depresyona girmiş durumda ona moral vermeye çalıştık ettik derken telefonu kapattığım gibi Mine "o ne demek ya? Benim sevgilim bunu söylese ben mümkün değil devam etmem onunla görüşmeye, tamam şimdi morali çok bozuk diye bir şey demedim ama birkaç gün geçsin sakinleşsin Defne'ye asıl fikrimi söylicem. Ne demek sıkıldım? Gitsin o zaman başka birine..." diye sıralamaya başladı. Durup biraz düşündükten sonra "aslında çocuk biraz haklı, ben de o kadar dayanamıyorum" dedim ve Mine'yle resmen tartışmaya başladık. Ben çocuğun gerçekten sıkılabileceğini, Defne'nin günün her saati çocuğun burnun dibinde dolaştığını söylediğimde Mine çıldırdı. "Abartıyorsun bu o kadar büyük bir mesele değil, sen de fazla ilgiden sıkılıyorsun ve bir süre karşındakine cevap vermiyorsun bazen" dedim ama o kendini savunmaya geçip hemen "ben kimsenin suratına senden sıkıldım demiyorum ama" dedi. "Haftanın her günü seninle buluştuğumuz zamanlarda ben senin suratına söylüyorum 'yeter yarın da buluşmayalım sıkıldım seni görmekten' diye. O zaman sorun olmuyor da bu mu sorun oluyor?" diye cevap versem de benim söylememle bir başkasının söylemesinin bir olmadığını, beni bildiğini söyledi. Tartışma anlamsız bir şekilde bitmeyince "çıkar yol bulamıyoruz bende susalım" dememizle sonlandırdık ama ben hala kendimi haklı görüyorum. Her kim olursa olsun bir insan sürekli dip dibe olmaktan bıkmaz mı? Bu sevmekle alakalı bir şey gibi görünmüyor bana, bu daha çok nefes almakla alakalı ya da kendinle baş başa kalmak falan işte. Arkadaş, sevgili, aile fark etmez herkes bir süre sonra sürekli gördüğü kişiden biraz uzaklaşmak isteyebilir bence ki burada bahsedilen süre haftalar, aylar, yıllar değil sadece bir gün. Defne kendini tutup o çocuğa sadece 24 saat boyunca kafa dinleyebileceği zamanı tanısa o çocuk zaten onu "aşkım neyin var? Sen bana alındın mı?" demek için arar. Mesaj bile atmaz direkt arar çünkü Defne'den 3 saat mesaj gelmezse öldüğünden şüphelenebilecek yapıda bir çocuk kendisi. Tamam belki durum herkeste aynı değildir ama karşındakini bildiğin sürece sorun edilmemeli gibi geliyor bana. Ben mi çok rahatım yoksa başkaları mı bu konularda çok sıkı bilmiyorum ama bazı durumlarda sıkılmamak elde değil.

21 Kasım 2015 Cumartesi

Doğum sancısı gibi resmen

Genetikten kaynaklı bir migren sorunum var. Aslında pek migren denmez ama en son doktor bile ara ara gelen baş ağrılarımdan bıktığı için migren tanısını koydu çünkü aile migrenli insan dolu. Benimkinden emin olunamama sebebi de saçım ıslak yattığım için ya da başımdan soğuk yediğim için değil de canı isteyince çıkıyor olması. Bir saat önceye kadar kafamı kesip atmak istiyordum diye de şu lanet olası hakkında sinirimi üstümden atayım istedim ama işin komik yanı bir saat önce kafamdan geçen hiçbir şeyi şuan hatırlamıyorum. Evet korkunç bir ağrıydı ama resmen arkasında hiçbir iz bırakmadı. Ağrı sonrası annemin beni gördüğündeki hali biraz komikti ama çünkü kadın bilmem nereden bulduğu etkili bir ağrı kesiciyle yanıma geldiğinde ben hiçbir şey yokmuş gibi suratına bakıp "ne oldu?" diyince kadın şok oldu kaldı. "E başın ağrıyordu hani, ilaç getirmiştim" dedi bir de canım annem. Geçtiğini, bir şeyim olmadığını bu yüzden ilaç almama gerek kalmadığını söyleyince de annem ağzının içinden "doğum sancısı gibi resmen" dedi çıktı odamdan. Benzetme ne kadar doğru tabi ben bilemem ama sonrasında acının gücünü hatırlamadığım için annem baş ağrımı doğum sancısına benzetti. Bu olay ne kadar mantıklı gelmese de daha önce annemle olan sohbetlerimizin birinde "sence o sancının boyutunu hatırlasam ablandan sonra iki çocuk daha doğurur muydum?" demişti ben de "sanırım cidden hatırlamıyor" diyerek kafamda bu konuyu bitirmiştim. Şimdi düşününce ağrı boyutunu hatırlamıyor olmak çok iyi bir şey sanırım. Kafamı koparmak istediğim bir anı hiç çabasız unutuyor olmak büyük şans sanırım. 

17 Kasım 2015 Salı

Sen evde böyleyken sokaktakiler ne yapsın

Senelerce ne soğuk havalara dayanan küçük -aslında baya büyük- kedim ciğerlerini üşüttü! Ona ne kadar "kedisin sen hadsiz! Bizim hastalıklarımızın sende ne işi var" diye kızsam da veteriner baya ağır grip geçirdiğini, daha geç fark etseydik zatürreye dönebileceğini söyledi. Hayır dışarı çıksa gam yemeyeceğim ama sıcacık evin içinde nasıl hasta oldu bu çocuk aklım almıyor. Bir de beyimiz bir nazlı oldu ki sormayın. Kedime baktıkça abimin hastalığını hatırlıyorum desem yeri! Sürekli yanımda yatmak, kucağımda olmak istemesini anlayabilirim ama çok sesli horluyor, benim uykum kaçıyor. O ufacık burundan o ses nasıl çıkıyor anlamasam da 80lik nine horması resmen. 

Veteriner bir hafta için hergün gelip iğne olmamızı söylediği için gidiyoruz iğne olmaya ama işin komik kısmı düzenli bir şekilde yenilediğimiz için sıcak olan sıcak su torbasının üzerinde mayışmış yatan yavrum, kutusunun sesini duyduğu an "ya ben çok iyiyim, hiç gitmeye gerek yok" modunda enerjikmiş gibi davranıyor. Tabi üç beş koşturup sonra bir yerlere boylu boyunca serilmesinden anlıyoruz nasıl yorgun olduğunu o ayrı mesele. O kadar şapşal ki o hallerini izlemek çok eğlenceli oluyor.

Aslında ilk gün nasıl korktuğumu anlatamam çünkü evin sıcaklığından kaynaklı vücudunun çok sıcak olduğunu düşünürken bir anda peş peşe gelen öksürükleri, nefes almakta çektiği zorluğu fark edince nasıl hazırlanıp evden çıktım bilmiyorum. Veteriner ateşine bakmak için o minik poposuna termometreyi soktuğunda bile sesi çıkmadı garibimin, oysa o an dünyayı yıkması gerekiyordu. İlk iğnelerini yapıp kendine gelmesini bekleyene kadar öldüm öldüm dirildim küçücük veteriner kliniğinde. 

Çocuğumun durumu önceki günlere göre çok çok iyi, sadece "hastayken benimle daha çok ilgileniyorlar, o zaman hasta taklidi yapayım" diyor olmalı çünkü bir öyle bir böyle halleri. Kucağa çıkıp kafasını omzum ve boynum arasına koyup uyuyan bir kediye dönüştürdü bu hastalık. Resmen naz yapıyor her konuda.

15 Kasım 2015 Pazar

Oohh yalanlar yalanlar

Eve geri döndüğümden beri aklımda bir bahane bulup tekrar okuduğum şehre geri dönmek var. Ne kadar diploma bahanesinden sonra daha bahane bulamam diye üzülsem de geçenlerde aklıma "neden arkadaşlarımdan biri evlendirmiyorum?" şeklinde bir soru geldi ve evet, anneme aslında evlilikle alakası olmayan arkadaşlarımdan birinin evleneceği yalanını sıktım. Önümüzdeki hafta nişan, şubat gibi de düğünü olacağını söyledim hatta ve tabi ikisine de davetliyim. Aslında en başta önümüzdeki hafta evleniyor kesin gitmem lazım diyecektim ama sonradan aklıma kalacak yer sıkıntım olacağı için yarıyıl tatilinde gitmenin daha iyi olacağı geldi. Öyle ki çocuklarla da konuştuğumda aynısını söyleyip zekamı(?) öptüklerini söylediler. Vizelerden sonra fazlalık ev arkadaşları evlerine gider mi ya da hepsi gider mi bilemeyeceğimiz için şubatın daha iyi olacağı kanaatine vardık. Şimdi sıra beklemeye geldi. Tabi bu arada cebime giren üç beş kuruşla acaba hafta sonu için gitsem mi diye düşünmüyor da değilim. Defne'yi bir aramam lazım bunun için ama annemin hiç sorunsuz "gidersin kızım, arkadaşın o, mutlu gününde yanında ol tabi" demesiyle düşünme yetimi biraz kaybettim denebilir. Belki yine bir hafta kalamam bilmiyorum o kısmı ama minicik minicik birkaç yalan daha bulup belki kalabilirim. Çok uzatamayacağımı biliyorum ama çocuklar bütün yaz eve dönmemişken yarıyılda kesin giderler çünkü. Neyse, işin o kısmını şimdiden düşünmenin hiçbir mantığı yok. Şuan bir işim olmadığı için çok mutlu olduğumu söylesem yeri, çünkü eğer bir işim olsaydı hiçbir yere gidemez işten eve evden işe giden, arada arkadaşlarıyla çıkıp asıl aklımın ve kalbimin olduğu arkadaşlarımı görmeye gidemezdim. 

Aileye yalan söylemek kötü biliyorum ama anneme gidip "Batu ve Emre'yi görmeye gidiyorum ama yalnız değilim, Defne de gelecek (yani sanırım)" desem sanırım pek iyi bir geri dönüş alamam. Gittiğim yeri de yalan söylemiyorum hem, sadece sebebim birazcık yalan.

11 Kasım 2015 Çarşamba

Karısının yokluğunu fırsat bilen koca bu da

Çalıştığım haftanın son birkaç gününü geçiriyorum. Bu eve bir daha dönmeyeceğim diye üzülüyor muyum? Hayır kesinlikle üzülmüyorum çünkü çok sıkıcı bir iş! O ödevler, saçma sorular,  babaanne falan hepsinden kurtulduğum için seviniyorum. Hayır yani haksız sayılmam bence bu konuda çünkü ev basıyor resmen bana. Çocukların babası ayrı bir basıyor hatta. Kadınla konuştuğumuzda kocasının en geç 8e doğru geldiğini söylemişti benim de o geldikten sonra istediğim gibi çıkabileceğini falan. Neyse ben de geçtiğimiz süre boyunca buna dikkat etmek istedim ama yok adamın sabit bir saati olmadığı için adeta süründüm. Bütün bu zaman boyunca sanki bütün arkadaşlarım anlaşmışlar gibi işten sonra çıkalım edelim falan dediler ama yok yani adam gelmedi ki bir türlü evden çıkayım. Arada bir 7 gibi geldi tamam ona lafım yok ama 9-10 gibi geldiği de oldu ama bana bundan kimse bahsetmemişti. Adam karısının yokluğundan mı yararlanıyor bu sürede anlamış değilim ama öğleden sonra 1de geldiğim şu evden 10da çıkmak sinirlendiriyor ister istemez. Bugün de artık adam yine baktım gelmiyor, saatte normaldekinden ilerledi hatta çocuklarla da yatağa girecek birazdan ama adam yok evin annesini arayıp ne yapmam gerektiğini sorayım dedim. Aslında bunu daha önce yapmam gerekirdi ama bir aile dramı benim yüzünden yaşansın istemediğim için sustum bekledim bir süre adamın düzelmesini, o düzelmedi. Kadını aradım sakin bir sesle "nasılsın chacım nasıl gidiyor çocuklarla" diye şirin bir sesle hal hatır sordu, ben de nasıl olduğunu sorup o asıl konudan önceki boş konuşmayı gerçekleştirdik sonra "eşiniz geç gelecek sanırım ben çıkayım mı geç oluyor" dedim kadın şok. Adamın numarası olsa bende onu arardım aslında ama yok, kimse vermedi numarasını hatta adam da benimkini istemedi. Neyse, kadın önce bir şaşırdı alla alla dedi başına bir iş mi geldi böyle gecikmezdi hiç falan dedi sonra benim çıkabileceğimi söyledi. Nasıl bir şanssa da ben evden çıkmadan adam eve geldi. Kızmış bana belli bir tiple benimle konuşmak istediğini söyledi, ben de kabul ettim geçtik salonda karşılıklı oturuyoruz. Adam lönk diye benim onu karısına şikayet ettiğimi ve bunun yanlış bir hareket olduğunu, ileride iş hayatına girdiğimde bunun gibi sabırsız hareketlerin sorun olacağını falan söyledi. Laflarını bitirmesini bekledim durdum ama beni şımarık kız çocuğu, ispiyoncu gibi bir konuma sokması da ayrı sinirlendirdi o kısım ayrı. Lafları bittikten sonra da ben başladım bu sefer telefon numarası olmadığından, düzensiz saatlerinin benim günlük hayatımı olumsuz etkilediğinden ve ailemin hesap sorduğundan bahsettim. Annemin geliş saatlerimin düzensizliğine takılmışlığı yok, o kısımda biraz abartmış olabilirim ama söz verdiğim arkadaşlarımı ekip durmam sosyal çevremde sıkıntıya neden oldu ne de olsa. Adam başta kabahatini kabul eder gibi oldu yarım ağızla ama sonra yine yaptığımın yanlış olduğunu söyleyip konuşmayı bitirdi. Ben de içimden kime laf anlatmaya çalışıyorum falan dedim çıktım evden. Anası bir dert oğlu bir dert resmen ailecek sorunlular diye söylene söylene eve gittim. Hayır yani evi arayıp geç geleceğini, benim de çıkabileceğimi söylese gam yemeyeceğim ama o gelmeden çıkamayacağımı bildiği halde rahat rahat takılıyor adam!

Bu arada ufaklıkla sürekli hareket halinde olmak, eve geldiğim düzensiz saatler ve yorgunluğuma rağmen inatla akşam dışarı çıkmalarım yüzünden mucizevi bir şekilde kafamı yastığa koyduğum an uyur bir hal almaya başladım. Sabah alarmım çalana kadar hiç kıpırdamıyor muyum ne yattığım gibi kalkıyorum. En son bu şekilde staj yaparken o kasa kasa süs bitkilerini, torfları falan taşırken yoruluyordum düşünün artık çocuktaki enerjinin boyutunu. Böyle çocuk olmaz, bu çocuğun annesi nasıl dayanıyor buna aklım almıyor.

10 Kasım 2015 Salı

Bir de bana çocukla konuşmasını bilmiyor diyorlar

Geçtiğimiz hafta boyunca suyum çıktı. Evin küçük oğlu Kerem biraz zor bir çocuk olsa da en sonunda cumartesi oyun oynayarak falan -erkek kuzenlerden taktik aldım- aramızı iyi bir düzelttim. Abisi zaten uyumlu bir çocuk olduğu için sıkıntımız olmuyordu ama Kerem'le ilgili sadece iki seçeneğim vardı ki biri ufaklığın kafasından tutup duvara sürtmek öteki de iyi geçinmeye başlamak. Şiddet göstermeden sorunu halletmem çok iyi oldu denebilir aslında. Bugün abisinin özel dersi olduğu için eve geç gelecek olmasıyla başladı Kerem'le sohbetimiz. İlk önce "Cha sen kaç yaşındasın?" diye lafa girdi. Şirin şirin "22 yaşıma girdim bu sene" dedim aynı zamanda o bir şeylerle uğraşırken ben de kitabıma falan bakıyordum arada ona geri döndüm. Daha sonra asıl soru geldi tabi, "Cha senin de çocuğun var mı?". Tabi bu soruyla Cha iptal, mavi ekran verdim diyebilirim. "Yok tatlım ben evli değilim" dedim aynı zamanda gelebilecek başka bir absürt sorunun tedirginliğiyle ortamdan sıvışma isteğiyle doldum taştım. "Benim blabla abim var o da seninle aynı yaşta ama çocuğu var" dedi. İyi bok yemiş dedim içimden, o yaşta iş güç, askerlik, evlilik gibi ağır sorumluluk gerektiren işlere girmiş yetmemiş bir de çocuk yapmış diye saydırdım içimden. "Olabilir Keremcim herkes blabla abin gibi erken yaşta evlenip aile olacak diye bir şey yok ya" dedim. Önce bir düşündü daha sonra "bence sen evlenemediğin için böyle diyorsun" dedi. İçimden senin ağzına gömerim bir tane çocuk diye diye güldüm cevap vermedim. Daha sonra o malum eski kafa müzelik babaannenin yanına gittik, daha doğrusu gitmeye zorlandık. Çocuklara bakmakla yükümlü olsam da kadın bana geliniymişim gibi "Cha, kızım gel şu masayı kuralım da bir şeyler yiyelim" -sadece ben kurdum-, "Cha kızım, şu yemekleri yapmama yardım eder misin" -yemeği de ben yaptım-, "yavrum çocuklar dağıtmış ortalığı ben yaşlı kadınım eğilip kalkarken zor oluyor bir yardım et sana zahmet" vb. cümlelerle baya baya bütün hafta çalıştırdı beni. Neyse, yine bir yemek faslı yüzünden Kerem'le kalktık gittik mutfağa, ben bir şeyler yapıyorum, Kerem babaannesiyle konuşuyor ama kadın pek duymuyor derken "Babaanne, Cha evli değilmiş" dedi. Hayır yani ona ne oluyorsa dert oldu ufacık çocuğa bekar olmam. Babaanne de "vardır onun kocaları" dedi Kerem şok, ben şok. "Kocalar derken ne demek istediğinizi anlamadım ben yalnız" dedim oysa anladım ne demek istediğini gayet tabi. "Konuştukların işte, çocuğa ne diyim başka? Bilmesin öyle şeyler" dedi. Hayır yani 2015 bitiyor, çocuklar artık ergenliğe girmeden cinselliği biliyor ama sevgililik kavramını mı anlamıyor, bilmiyor sanıyor o kadın? Durduk yere sinirlendirdi anlayacağınız. "Kocalar" nedir ama ya? Her şey bir kenara "koca" tabiri burada "sevgili"yle eş tutuluyorsa o çoğul eki ne oluyor? Kerem orada koptu gitti zaten "evli değildin hani" falan dedi. Babaannesinin beni bilmediğini, yanlış düşündüğünü falan söyledim. Zaten üstünde de çok durmadı ama yine de çocuğa "kocalar" demenin daha doğru olduğunu düşünen bir zihniyet sahibini aklım almıyor resmen.

4 Kasım 2015 Çarşamba

İlk günden yoran meslek mi olurmuş

Kendimi birazcık kandırılmış gibi hissediyorum. Bakıcılık kariyerimin ilk gününde öğrendim ki ben bir değil iki çocuğa bakacakmışım. Tamam, çocukların biri büyük, 11 yaşında ama diğeri 7 yaşında ve utanmasa kedi gibi vitrinin tepesine çıkıp oradan kafama atlayacak kadar hareketli. Dün okullar tatil olduğu için salı günü gidersin dediler ben de sorgusuz kabul ettim evde biraz daha pinekledim ki iyi ki dinlenmişim çünkü çocuk peşinde koşmak tam bir zulüm! Büyük olan çok şirin, ne dersem yapıyor hatta kardeşinin ödevlerinde onun yardımı daha çok oldu çünkü küçük beni zerre kadar takmıyor. Zaten ilk günden kaçıp gitmeme sebebim de o büyüğü. Bizim zamanımızda yapılmayan araştırma ve kompozisyon gibi ödevleri olması da babaannenin neden yardım edemediğini açıkça göstermiş oldu. Bu arada babaanne beni beğenmedi hatta bunu da baya belli etti. Kapalı görüşü olan bir ailenin çocuklarına baktığımı o babaanneyi gördüğüm an anlamıştım zaten. Kadın tırnağımdaki ojeden, saçımın rengine hatta eyelinerıma bile laf etti. Bizim "zamanımızda..." gibi cümleler kurdu hatta neredeyse. En azından sürekli değilim ve o kadınla bir alakam yok diye boş verdim. Yalnız o ufaklığın abisine olan tutkusu gözlerimi yaşarttı. Normalde kız çocuklarında gördüğüm o abiye olan hayranlık erkek çocuğu olmasına rağmen onda da vardı. Çocuk beni hayattan bezdirirken "kerem, ablaya öyle yapmamalısın. Şimdi benim ödevime yardım edecek o" dedi ufaklık gitti öteki odaya arada "abi bitmedi mi ödevin" demek için sadece geldi rahatsız etti. Resmen şok oldum o çocuk abisinin yanında süt dökmüş kedi oldu diye. En azından onun sayesinde iki haftam kolay geçecek diye düşünüyorum. Yalnız ufaklığın ve büyüğün okuldan gelmeleri arasında yaklaşık bir üç saatlik ara var ve ben o arada ölüyorum! Yapmasın kimse çocuk falan, hiç gerek yokmuş ben bunu anladım bugün bir kez daha. Eve girer girmez kendimi salondaki koltuğa bıraktım ve orada biraz sızmışım. Annemin "Cha yemedin bir şey, aç mısın yemek ısıtayım mı?" sorusuna "aç değilim" diye mırıltı çıkardıktan sonra "kalk git yerine yat o zaman burada iki büklüm... Gören de hamallık yaptı sanacak" diye lafını etmeden duramadı. Bir bilse hamallık yapmakla çocuk bakmak benim için neredeyse aynı...

31 Ekim 2015 Cumartesi

Çok yanlış işler peşindeyim

Çocuklarla iyi anlaştığımı kesinlikle iddia etmiyorum çünkü bazı çocuklarla aram iyi olur sadece. Bu çocuklar da genel de büyümüş de küçülmüş tipler olurlar, yani karşına alıp sohbet edebildiklerinden. Çocuk bakıcılığım da hep bu tip çocuklar arasında dönüp durduğu için pek fazla sorun yaşadığım söylenemez ama yine de bana şımarıklık yapmaya çalışıldığında kafalarına bir tekme geçirmek istediğim bir gerçek. Şimdi bu bakıcılık konusuna nereden geldin cha? diye sorarsanız, bir teklif aldım. Teklif tabi bir şirketten böyle parttime ceoluk bir şey değil, bildiğiniz kısa süreli bakıcılık. Çocuğun ödevlerine, ev içerisindeki etkinliklerine falan bakacağım annesinin olmadığı dönemde ki yalnız da değilim, çocuğun babaannesi varmış ama o ödevlerinde yarım edemiyormuş. Babası da pek takmıyor çocuğu ki annesi yokken bakıcı tutuyorlar. Para bol sanırım da neyse o kısım beni ilgilendirmez ben parama bakarım. Çocukla zamanım nasıl geçer bilmiyorum ama pazartesiden itibaren iki hafta bakacağım nasıl olacağına. Kariyerimi bu yönde çevirmem muhtemelen -hayır, kesinlikle çevirmem- ama yine de belli olmaz. İlk günden "ben ödev yapmıcam" diyerek beni kendine boğdurmazsa geçinebileceğimizi düşünüyorum aslında... Yapmaz umarım öyle bir şey.

Bugün yeni anne olan küçük yengemle bebeğin kontrolüne birlikte gittik. O arabayı kullanırken beni puset olarak kullandı aslında. Bir de kendisi tuvalete gidince çocuğu tuttum o kadar. Anlatacağım olay da tam yengem tuvalete gidince, ben ve minik doktorun kapısının önünde adımızın söylenmesini beklerken bir kadın geldi yanıma oturdu. Kaç günlük, cinsiyeti, neden doktora geldiğimiz gibi sorular sorduktan sonra "maşallah zayıf mı geçti hamileliğin? Bebek de çok ufak" dedi ve o an içimden "ya hayır ama ya" diye isyan ettim. Bebeğin annesi olmadığımı tam söyleyecekken bir de çok genç olduğum ve neden yalnız beklediğim konulu sorular sorduğu için garip bir konuma sokuldum. Çok mu kitap okuyor ne babasız doğurduğumu ya da çocuk kaçırdığımı falan düşünmüş gibi bir tipi vardı. Hayır bir de bana genç diyor ama kendisinin de 6-7 yaşlarında oğlu vardı ve o tip en fazla 28 falandı, ben gencim de o çocuğunu doğururken çok mu yaşlıydı yani? Neyse zaten hemen sonra yengem geldi onu oturttum bebeği de kucağına verip her şeyi açıklığa kavuşturdum ama kadının yaklaşımı rahatsız etmedi desem yalan olur. 

30 Ekim 2015 Cuma

Kovmak gibi olmasın ama gitsene ya

Çocuklarına karşı aşırı bir koruma ve kontrol altında tutma dürtüsü olan bir annem var. Tabi her annede vardır bu dürtü de benimki bir süre önceye kadar hepimizi kaçırtacak düzeydeydi ki kaçtık da. Şimdi birkaç yıldır evde tek başına kalarak kendini tedavi eden annem bu sürece baya bi alışmış olacak ki ayağımın iyileşmesinin 3.günü "ee planın falan yok mu? Bugün de mi evdesin?" diye sordu. Kimseyle konuşmayıp bir plana aranarak dahil edilmediğim için evde olduğumu söyleyince "sıkılmadın mı evde" diye sordu bu seferde. Tabi ben mesajı aldım o ayrı mesele. Kadın resmen üstü kapalı bir şekilde "kovmak gibi olmasın ama gitsene sen biraz" dedi bana. Tabi ki de ben annesinin sözünden çıkmayan biri olduğum için soluğu ablamın evinde aldım. Zaten çağırıyordu diye de kendimi avuttum. Hoş tabi arada Mine'ye de gittim ama tek gececik kaldım orada, malum kız ailesiyle yaşıyor. Anne evimdeki asalak hayatımın yanında bir de ablamın evinde ondan çok zaman geçirdiğimi söylemem lazım. Kadın bütün gün evde değil hatta kocası bile kendisinden önce eve geliyor ama hala bana "cha, ablacım sen neden hiç bize gelmiyorsun? Evlenmeden önce çıkmazdın evimizden" diyor. O zamanlar okuduğu için daha çok ilgilenebilirdi benimle ama şimdi yüzünü gören cennetlik. Bütün gün evi toparlayıp gelmesini bekliyorum yetmiyor eniştem geliyor onunla yemek hazırlayıp sohbet ediyoruz sonra ablam geliyor. Eve gelir gelmez zaten makaleleriyle ya da çevirileriyle ilgileniyor derken ben yine yalnız kalıyorum. Hal böyle olunca daha az gidiyorum tabi. Hayır enişteme üzülüyorum, adam sevgililik döneminde katlandı bunlara yetmedi evlendi hala katlanıyor. Hem ideal çiftim hem de olmaktan korktuğum çift kendileri. En azından onlarla -fırsat bulurlarsa- zaman geçirmek eğlenceli de anne dırdırından sonra çok güzel deşarj olmamı sağlıyorlar. 

Bugün eve dönerken liseli bir çocuk durakta arkadaşına "olum bitti diyorum, terk edildim var mı ötesi? Böyle acı olmaz..." diye hem kıza küfürler ettiği hem de ayrılmaktan nasıl canı yandığına dair bir konuşma yapıyordu. Tabi işsiz güçsüz biri olarak durdum onları dinledim. Nasıl katlanılmaz, nasıl dayanılmaz... Ulan ergen herif o da dert mi diye kafasına bir tane vurmak istedim. Daha sonra aklıma Umut Sarıkaya'nın aşağıdaki karikatürü aklıma gelince kendi kendime güldüm. Çocuğa gidip söylediğimde anlayacağını bilsem daha çok eğlenirdim belki ama anlamazdı kesin dediğimi diye kendi kendime içimden güldüm geçtim.

20 Ekim 2015 Salı

Gülme komşuna gelir başına demişler, çok doğru demişler

İki gün önce Lady'nin şu yazısına gülüp onunla birazcık eğlenmiş olabilirim ama küçük bir eğlence, böyle saf, masum birkaç gülücük o kadar...(yalan söyledi) Art niyetsiz yaptığım ironide de ciddi değildim aslında (bu doğru işte!) Bkz."Yoksa sen çok düzgün yürüyen, topukluyla engelli koşu bile yapabilecek kabiliyette birisin düşmek kim sen kim dimi ama ahahaha" Tabi benim bu saf minik eğlence içeren dalgacı halim gitti bir nebze beterini yaşattı. Arkadaşlar, siz hiç evinizden kırk beş dakika uzaklıktayken kamuya açık bir alanda merdivenden düştünüz mü? Hatta önünüzde yürüyen kendi halinde belki de arkadaşlarının yanına giden tanımadığınız bir çocuğun da düşmesine neden oldunuz mu? Ben oldum, tavsiye etmiyorum. Olay tamamen benim telefondan müzik seçerken yürüyen merdivenler çok dolu diye normal merdivene yönelmemle gerçekleşti. Ayakkabımın hafif tabanı merdiven basamağında olan çok az bir ıslaklığı gördüğü gibi kaymama ve öne doğru uçmak suretiyle önümüzdeki çocuğu da itmeme neden oldu. Basamakların bitmesine az kalmış olsa da hasar var mı? Var. Düşerken çocuğun küfür etmesini falan anlık hatırlıyorum ama kendi düşüşümü görmedim, o kadar hızlı oldu ki o an sadece kendimi birazcık daha yana atıp çocuğun üstüne binmememi sağlayabildim ki bir de o rezilliği kaldıramazdım. Çocuğun yerden kalkıp "ne oluyor (küfürlü kısım)" demesiyle yaptığım tek şey acıyla inlemek oldu. Zaten o an yanımıza o kadar çok kişi doluştu ki aklımdan "kafamı vursaydım bir yere de ölüp kalsaydım" demedim desem yalan olur. Yırtılan pantolonum, aşınan diz kapağım, burkulan ayak bileğim ve kendimi yana atarken incittiğim el bileğimle süper bir kombinasyon oluşturdum anlayacağınız. Çocuk mu? O hayvan herifin hiç bir şeyi yoktu. Ben orada acı çekiyorum aynı zamanda mahcubiyetten ölüyorum, özür dileyip duruyorum sürekli ama o kalkmış beceriksizliğimden, sakarlığımdan vb. özelliklerimi vurgulayarak biraz ah uh etti o kadar. İnsan kibarlık olsun diye önemli değil falan der ama yok zaten yerin dibindeydim iyice gömdü beni oraya. Hayvan herif üzerini silkeleyip giderken benim de kalkmama bir amca yardım etti, teyzenin teki rengimin gitmesinden kaynaklı bir yerden su aldı içirdi, yanağıma falan su vurdu ve yaşıtım bir çift de hastaneye gitmem için ısrar edip yardım edebileceklerini teklif ettiler. Normalde arkadaşımın evine gidiyordum ama o durumda aradım o benim yanıma geldi. Zaten buluşma da o an iptal oldu çünkü burkulduğunu bildiğim ayağım ayakkabının içinde şişerken üzerine basmak ölümden beterdi. Buzda bekletmemiz sarmamız ve iş çıkışı yoğunluğu azaldıktan sonra eve dönmemle zaten hala yattığım yerden kalkabilmiş değilim. Elimde bir sıkıntım yok, çok saçma hareketlere girmediğim sürece normal kullanabiliyorum sadece azıcık sızısı var. Dizimin aşınan kısmında da minik bir yanma var ama o da hiçbir şey değil, tek sorunum ayak bileğim ki sıcağı sıcağına üzerine birazcık basmamın acısı hala geçmiş denemez. Evde zaten yatıyordum şimdi gerçek anlamda yatıyorum üstüne biraz da ağrı çekerek.. 

18 Ekim 2015 Pazar

Yetişkin bir Cha nasıl korkutulur?

Bugün sanki çevremdeki herkes konuşup anlaşmış gibi beni kalpten götürmeyi planlamışlar. İlk önce abimin sabahın 6'sında daha gün aydınlanmadan araması üzerine telefonu korkuyla "bir şey mi oldu? İyi misin?" diyerek açtım. Tabi onun gayet rahat bir şekilde "yoo, onu da nerden çıkardın" diyip sonrasında "benim Yelda'nın yanına gitmem gerekti de otobüse biniyorum şimdi blabla abinin numarasını bulamadım onu yazsana bana ortada kalmayayım" demesiyle önce bir oh çektim sonra meşhur kısık sesli bağırmamla "bu saatte mi!" diye isyanımı dile getirdim. Numarayı verdim ama kalbim ağzımda atıyor sanırım hatırlamadığım kötü bir rüyanın üzerine geldi bu arama. Zaten sonrasında uyuyamadım. -Biliyorum geçenki mimden sonra hepinizin nazarı değdi-

Güne sabahın köründe başlayınca biraz işe yarıyım bari diyerek mutfağı falan toparladım, salonu düzenledim derken bir de kahvaltı hazırladım o arada Mine arayıp  "Cha ben bir şey yaptım" diye açtı telefonu. Tabi zaten güne korkuyla başlamamın etkisiyle "ne oldu? Ne yaptın? İyi misin?" derken olayı anlattı o da müdürüyle işe girer girmez kavga etmiş onu anlatıyor! Yahu telefon açılır açılmaz hafif kırık sesle "ben bir şey yaptım" denir mi? Bence denmez ki denmemeli de zaten. Hayır bir de bunu en son söylediğinde gerçekten bir şey yapmıştı ve ortalığı toparlamakta baya zorlanmıştık. Niye şimdi gerilim yaratıyor ki? Sanki her hafta kavga etmiyorlar. Bari işten çıktım dese ama yok onu da yapmamış sadece tartışmışlar adam biraz ağır konuşmuş ama Mine'nin de karakter belli altta kalmamıştır benim kızım.

Öğleden sonra hem hava alayım hem de abur cubur bir şeyler alayım diye evden çıkmıştım onda da günün son olayı oldu zaten. Tam kasadayım kartın şifresini giriyorum annemin aradığını gördüm. İşim bitti zaten diye açtım telefonu bu sefer de annem "Cha ben hastaneye gidiyorum hadi ev sana emanet" dedi demedi kapattı. Tabi muhtemelen dokunmatiği kullanamadığı için kapattı telefonu çünkü benim şok anım sırasında o bir daha aradı ama benden ses soluk çıkmıyor birine bir şey oldu bu kadın bu yüzden böyle panik hareket ediyor diye geçiriyorum aklımdan. Derken küçük yengemin sancılarının başladığını ve doğuma alındığını söyledi. Günün üçüncü derin nefesini de verdim bu söylediğiyle. Başta anlamadım neden bu kadar acele ediyor ki diye ama öğrendim ki doğum odasına dayım giremediği için yengem tekmiş annem de o sancılar sırasında tek olmasın diye hızlıca hareket ediyormuş. 
-Bu arada bu olay yaşanıp ben bu posta başlayana kadar doğum gerçekleşti ve 2015 model cimcimemiz dünyaya geldi.-

Hala neden her telefona panikle bakıyorum emin değilim ama birine bir şey olacakmış gibi tepki bir hal içerisindeyim. Kısaca yetişkin bir Cha'yı korkutmak için yapmak gereken tek şey saçma bir saatte aramak ya da "Cha! ..." şeklinde telefonu açmak. Üzgün ya da kırgın ses de olur tabi orası ayrı mesele.

16 Ekim 2015 Cuma

Mim: Güne başlama mimi

1 Delinin günlükleri beni mimlemiş! Onun yazısını okuduktan sonra kendimi iyice bir vasıfsız hissetsem de ben de uyanış(lar)ım ve güne başlayışımı yazayım dedim. Ortalama bir işsiz olarak normal karşılanabilecek bir düzensizliğim var ne de olsa. Evet, başlıyorum;

7:45 İlk uyanış

Kendisi okul zamanımdan kalmış bir alarm. O zamanlar dersim olsun olmasın pazar günleri dışında hep 7:45'de uyanırdım. Şimdi de o alarmı kapatmadığım için gözlerimi ilk bu saatte açıp maillere, bloga ya da haberlere biraz bakarak yataktan hiç kalkmadan günü açıyorum. Tabi daha sonra güzel yastığım ve sıcak yorganım sayesinde tekrar bir uyku duruma geçiş yapıyorum.

9:00 Kalkmadan önce ön hazırlık

Bir önceki alarmıma nazaran işim gücüm olmasa dahi kalkıp güne başlamaya niyet ettiğim ama evde ya da dışarıda bir işim olmadığı takdirde yatmaya devam ettiğim saat. Eğer evden dışarı çıkacaksam ya da uykumu almış ve kalkmak istemişsem (ki bu çok nadir olur)  saat 9 güne başlama saatim kabul edilebilir. Bu durumda duşunu almış, kahvaltısını etmiş ve hazırlanmış olarak güne tam anlamıyla hazırlanmış oluyorum ve çıkmam gereken saati beklemeye başlıyorum. Ama herhangi bir gezenti durumum yoksa tekrar telefonumla takılmaya devam edip uyku moduna girmeyi bekliyorum.

(Sağlıklı olmadığını ve bu durumun beni biraz depresyona sürüklediğinin farkındayım ama idare ediyorum işte)

11-11:30  Zorunlu kalkış

Annemin bütün gücüyle bana odamın kapısının arkasından seslenmesi ve uykum olsun ya da olmasın yataktan kesin olarak kalktığım saat aralığı. Bıraksa muhtemelen 2'ye hatta 3'e kadar uyumaya devam ederim ama ona izin verilmiyor işte.

Kalkma saatimden kaynaklı günü hemen bitirip kendime birkaç etkinlik bulduğum söylenebilir. Örneğin kitap okuma en sık etkinliklerimden biri. Eğer havanın iyi olduğunu düşünürsem öğleden sonra herhangi bir zaman aralığında dışarıda sakin, ucuz oturabildiğim bir yere gidip zaman geçiriyorum ama şu sıralar bu etlinliğimi evde geçireceğim gibi görünüyor çünkü çok soğuk...

Mimleme konusuna gelirse kim isterse yapabilir ama Lily nereden gördüğümden emin olamıyorum ama istemişti bu mimi gibi geliyor bu yüzden ondan özellikle bekliyorum.

14 Ekim 2015 Çarşamba

Tatlı Yalan -Jamie McGuire-

Maddox'ların gizemli ilk çocuklarının kitabını daha Tatlı Bela'yı okurken bile merak ediyordum. Trentondan sonra da bu yüzden hiç zaman kaybetmeden Tatlı Yalan'a başladım.

Bu yazı serinin ilk kitabı olan Tatlı Sır hakkında oldukça fazla spoiler içermektedir.

Tanıtım bülteni;

Tatlı Bela ve Ayaklı Bela kitaplarının #1 New York Times Çoksatan Yazarından. Bir Maddox erkeği severse, bu sonsuza kadardır. Ama ya ilk aşkı siz değilseniz?

Kendini beğenmiş, katı ve acımasız Thomas Maddox, istihbarat bürosunun sahip olduğu en iyi ajandı. Ne kadar hayat kurtarmış olursa olsun, bir tanesi için eli kolu bağlıydı: Küçük kardeşi Travis hapis cezasıyla karşı karşıyaydı. Travis'in tek kurtuluş şansı mafyayla olan sıra dışı bağıydı. Thomas, kardeşi Travis'i kurtarabilmek için FBI ile bir anlaşma yapmıştı.

Liis Lindy işiyle evli, inatçı ve cüretkâr bir FBI ajanıydı ve her nasıl oluyorsa Thomas'ı yumuşatabilen tek kişiydi. Bu da onu Thomas'a eşlik edecek ideal kişi haline getiriyordu. Bir çift gibi görünerek Travis ve Abby'nin bir plajda yapılacak yemin tazeleme törenine katılacak ve Travis'e artık FBI için çalışması gerektiği haberini vereceklerdi. Fakat görevleri sona erip de artık rol yapmalarına gerek kalmadığında ne olacaktı?

Maddox Kardeşler serisinin bu ikinci kitabında, gizemli Thomas Maddox'un dünyasını tanıyacak ve bu anlaşılması güç adamın ilk aşkı olmasa bile son aşkı olmanın ne kadar güzel olabileceğini göreceğiz.

~~

Bir önceki kitapta öğrendiğimiz büyük sırdan sonra Thomas'ın neden kendini ailesinden bir sır gibi sakladığını açık açık bütün sebepleriyle öğreniyoruz ve yine her zamanki gibi çok geçerli bir sebep var ortada! Tabi bir de Thomas'ın büyük sırrını ilk serideki yangından kaynaklı Travis'in öğrenmesi kitabın çıkış noktası. Aslında tanıtım bülteni ve diğer her şey için çıkış noktası desek daha doğru olur çünkü asıl çıkış noktası benim gözümde orası değil de,  Thomas'ın belki de bir defaya mahsus yaptığı kaçamağın onu şok eden bir şekilde karşısında bitmesi oldu. Tabi bu benim fikrim olsa da... Yok ya bariz bir şekilde öyleydi!

Jamie McGuire ne kadar kadın karakterin dilinden yazmayı seviyor olsa da en azından bu kitabın Thomas'ın dilinden yazılmasını çok isterdim. Tamam Liis de geçmişinde kendi çapında olaylar yaşamış, bir nişan atlatmış falan ama Thomas'ınkiler yanında hiçbir şey değildi onlar. Yani doğal olarak Liis'in değil Thomas'ın iç hesaplaşmaları okurun çok daha ilgisini çekebilirdi.

Kendi serisinin ikinci ve Maddox'larla alakalı kitapların beşincisi olmasından kaynaklı olduğunu düşündüğüm bir durum olarak söyleyebilirim ki yazar kendini geliştirmeye başlamış. Öyle ki önceki kitaplarda söylenip durduğum "şu konuyu atladı" "üstünde durması gereken yerin üzerinde durmadı yine..." şeklinde bir durum görmedim. Sadece Thomas ve Liis'in durumundaki karmaşa tek kitaba sığmamalıydı bence. Ne de olsa ortada söz konusu olan şey Thomas'ın ilk aşkı olan Cami ve kardeşi Trenton'ın kabul edilmesi gereken büyük aşkı var. Aslında açık konuşmak gerekirse Thomas kesinlikle kardeşleri gibi aşkından kul köpek olan bir karakter değil. Evet büyük aşık, aşırı değer veren korumacı bir tip ama sorumlulukları ve ailesi söz konusu olduğu zaman aşkını içine gömmeye çalışabiliyor. Diğerlerinin fevriliği yanında oldukça zeki ve oturaklı olması da cabası tabi. Yazarın sürekli aynı kişileri farklı(ama birbirine benzeyen) isimlerle karşımıza getirmemiş olması beni oldukça sevindirdi diyebilirim.

Liis'in hakkında konuşacak olursam tek söyleyeceğim şey onun bir korkak olduğu. "Üzülürüm" korkusuyla kendini ve başkalarını üzmesi kadar bencilce bir hareket olamaz diye düşünüyorum, kaldı ki seni sevdiğini söyleyen bir adam söz konusu olduğunda. Aslında bu konuda yazarken az da olsa çekiniyorum çünkü Thomas'ın bir tartışma sırasında Liis'e Cami demişliği var ki... Benim başıma gelse hangi ortamda olursam olayım kalkar giderim. Ama bu bir kitap ve bu yüzden Liis bu kadar duygusal düşünmemeli!

Yabancı yayınlarında bir süredir göremediğim sayfa düzenini görmüş olmam kitabı ayrı sevdirdi diyebilirim! Zırt pırt sayfa içinde hata bulunca insan ister istemez yayın evinden de seriden de soğuyor ama Maddox'lar kendilerini bıraktırmıyor da. Neyse, Tatlı Yalan için kısaca bir şeyler söyleyecek olursam; önceki kitaplardaki gibi Maddox erkeğinin salt aşkının yanında Thomas'ın ailesine de aslında çok güçlü bir bağla bağlı olduğunu görüyoruz. Hem en büyük çocuk olmanın verdiği ağırlık hem de düşünceleri onu diğer kardeşlerinden fazlasıyla ayırıyor ki bu durumu oldukça sevdiğimi söyleyebilirim.

Serinin her kitabında bir sonraki kitapta kimin işleneceği ve az çok neler olacağıyla ilgili ipuçları veriyor ki bu kitapta Taylor Maddox ve Falyn'ın gelecek kitabın ana karakterleri olduğunu öğreniyoruz. Aslında kitapta Taylor'ı görünce ilk işim goodreadsa bakmak oldu ve onun kitabı da hemen karşımda belirdi. -şurada- Türkiye'de ne zaman çıkar bilmiyorum ama içimden bir his Taylor'ın Travis'den çok daha çocuk olacağını söylüyor. Eh artık onu da bekleyip göreceğiz.

12 Ekim 2015 Pazartesi

İçine prenses kaçmış senin

Hayatıma ne kadar erkek girmişse (bu dayı olur abi olur arkadaş, sevgili vs.) hepsi grip bile olsa sanki dünyanın en kötü hastalığına yakalanmış gibi tepki veriyor. Abim bu prenseslik konusunda bir numara diyebilirim ama. Adamın pazartesi akşam annemi arayıp "anne ben iyi değilim, hiçbir şey yapacak halim yok" demesi üzerine annem tarafından abimin okul diye geldiği ama bir türlü mezun olamadığı şu karadeniz şehrine geldim. Nasıl sevmiyorum burayı belli değil tabi o kısmı geçiyorum.

Arkadaşlar abime dayanamıyorum ben. Normal bir insan şimdiye kadar düzelirdi ama o düzelmiyor! Hatta bence daha kötü oldu çünkü prensesliği yanına bir de huysuzluk geldi. Ne isteği bitiyor ne saçmalaması! Yelda'yı aradım gelsin o baksın sevgilisine diye ama o da okulunu bahane etti diye gelmedi. Yani kaldım bir başıma abimin yanında. Yemeği, bulaşığı, çamaşırı falan olsa sadece keşke ama huysuz bir abi... Düşman başına resmen. Sabah tarhana çorbası istedi ben de annemden tarif alıp yaptım mesela ama sonra vazgeçmiş beyfendi keşke tarif aldıktan sonra başlarken ona söyleseymişim de başka bir şey istediğini söyleseymiş. Nereden öğreniyor bu tür nazları bir anlasam gam yemeyeceğim ama bizde tripli, nazlı insan da yoktur ki ona benzesin.

Bir de ipe sapa gelmez arkadaş grubu var tabi abimin. Normalde kesinlikle benimle tanıştırmadığı ama şimdi onun evine gidip geldikleri için mecbur tanıştığım kişiler... Geçtiğimiz senelerde birlikte bir kaza geçirmiş ve abim kırık bir kolla gezmek zorunda kalmıştı ama arkadaşlığı devam ediyor. Ayaklı kül tablası gibi hepsi. Bir de gerzekler ki sormayın kovuyorum anlamıyorlar falan çok sinir bozucular! Abim bir an önce iyileşse de şu nazlardan ve triplerden kurtulsam keşke.

5 Ekim 2015 Pazartesi

Tatlı Sır -Jamie McGuire-

Kitabın iyi kalitede Türkçe kapağını bulamadım...



Hızımı kesmeden Jamie McGuire kitaplarıma devam ediyorum. Zaten daha önce Tatlı Bela serisinden de şurada bahsetmiştim. Şimdi sıra tavırlarına aşık olunacak Travis'in abilerinden Trenton'ın aşkını ele almaya.

Tanıtım bülteni;

Çocukluk yılları gereğinden fazla erken sona eren, özgür ruhlu Camille "Cami" Camlin, üniversitenin ilk yılından sonra kendi evine çıkmıştı ve hayatını istediği gibi yaşayabilmek için çabalıyordu. Red Door'da çalışmak ve okula gitmek dışında başka bir şeye ayıracak vakti yoktu. Ta ki erkek arkadaşını görmek için çıkacağı seyahat iptal olana kadar... Şimdi önünde, yıllardır ilk defa ne yapacağını bilmediği bomboş bir hafta sonu vardı.

Trenton Maddox, Eastern State Üniversitesi'nin kralıydı. Arkadaşları onun gibi, kadınlarsa ona sahip olmak istiyorlardı ama trajik bir kazadan sonra hayatı altüst olmuş, okulu yarım bırakmıştı.

Kazadan on sekiz ay sonra Trenton, dul babasıyla aynı evde yaşayıp yerel bir dövmecide çalışıyor, babasına faturaları ödemesinde yardımcı oluyordu. Tam hayatının normale dönmeye başladığını hissettiği günlerin birinde, Red'de yalnız başına oturan Cami'ye rastladı.

Gürültücü kardeşleriyle başa çıkmaya alışkın olan Cami, Trenton Maddox'la başlayan yeni arkadaşlığını da idare edebileceğini düşünmüştü. Ama bir Maddox erkeği, âşık olduğunda bu sonsuza dek sürerdi; âşık olduğu kız, altüst olmuş dünyasını tamamen yıkabilecek kişi olsa bile...

~~


Tanıtım bülteni zaten her şeyi açıklıyor aslında. Kitap Cami'nin T.J. adında uzak mesafe ilişki yaşadığı sevgilisine olan bağlılığıyla başlayıp daha sonra Trenton'un cazibesine yavaş yavaş kapılmaya başlamasıyla devam ediyor. Ama ortada oldukça büyük bir sır var ve bu sır kitabın son sayfasına kadar okura söylenmiyor. En başta "kesin abartılacak saçma sapan bir şeydir bu da ya" desem de kitabın bitimindeki o üç kelime küçük dilimi yutmama neden oldu. Sürekli üstü kapalı bir şekilde "biz birlikte olamayız, bilmediğin şeyler var" diye gezinen Cami kitap boyunca "bir sus be kadın, ne büyük derdin varmış! Söyle artık sen de kurtul biz de" dememe sebep olsa da Abby'nin hareketleri kadar beni sıktı diyemem. Onda da saklanan bir sır vardı ama Cami'nin sırrı Abby'nin sırrını döver geçer. Aynı zamanda Maddox erkeklerini yazarın tek bir tipe dayalı anlatması neden bilmiyorum ama hoşuma gitti. Baba Jim Maddox nasıl aşık bir adamsa onun çocukları da aynı şekilde aşk adamları. Travis'e zaten hayran kalmışken bir de Trenton çıktı başıma. Hatta inanıyorum Thomas da yolda geliyor.

Yazar ilk kitapta sır olarak saklanılan konu açısından beni pek tatmin etmeyip bu kitapta tatmin etmesinin yanında yine anlatması gereken bir konuyu üstün körü geçti ki o da Trenton'ın okul hayatını neden bıraktığı? Bu konu hakkında minicik bir sebep ortaya sunmuş olsalar da olayı tam olarak anlatmamaları pek iyi olmamış bence. Hoş, bu durumun Trenton üzerindeki etkilerinin hala sürdüğünü yazar bize göstermiş olsa da olayı anlatmayınca bunun da pek bir değeri kalmıyor.

Kitapla ilgili fark ettiğim şeylerden biri yazarın kardeş olan karakterlere birbirine uygun isimler vermesi ki örneğin Maddox kardeşler Thomas, Tyler, Taylor, Trenton ve Travis'di yani hepsi T harfiyle başlıyordu. Tatlı Sır'da ise Cami'nin kardeşleri Chase, Coby, ve Clark olarak C harfiyle başlıyor. Yazarın ne amaçla böyle bir şey yaptığını bilmiyorum ama bütün isimler mi birbirine uygun olur ya? Kardeşleri kardeş olduğu için her anlamda uyumlu yapmayı seviyor anlaşılan. Bizim için tek artısı bu durumun karakterlerin kim olduğunu kolay hatırlamamızı sağlıyor. Hoş, Cami'nin kuzeni olan Colin'i de kardeşlerden sandım bir ara ama bu benim dikkatsizliğimden kaynaklı bir şey, kesinlikle yazarla alakalı değil. Kitapta bir de Tatlı Bela serisinde Abby'nin en yakın arkadaşı olan America ve Tatlı Sır'da Cami'nin en yakın arkadaşı olan Raegan'ın karakter olarak birbirilerine fazlasıyla benzemeleri. Bahsettiğim burada ikisinin de baskın karakterde olmaları değil tabi, okuyunca neredeyse aynılarmış hissi veriyor kitap.

Yabancı yayınlarının özellikle Tatlı Bela serisinde de karşıma çıkan yazım ve noktalama hataları Tatlı Sır'da da vardı. Bunun hiç şaşırtmamış olduğunu söylemem gerekiyor ki artık alıştım o şekilde okumaya... Yazı dili de önceki seriyle aynı olduğu için o konuda bir şey söylemek anlamsız ama çok komik bir çeviri hatası vardı kitapta. O hata da, Cami'nin sürekli "ağabeyler" diye bahsettiği kişilerin aslında kendisinden küçük erkek kardeşleri olan Clark, Chase ve Choby olması. Birçok yerde aynı anda bahsedilmediği için Cami'nin bir ya da birkaç ağabeyi olduğunu düşünmüşsem de Clark'ın bir bölümde "sen en büyüğümüzsün" demesi aslında o kısmın bir çeviri hatası olduğunu yüzüme çarpmış oldu. Tabi bir de yine aynı bölüm içerisinde geçen bir cümlede kardeşlerinden ağabeylerim diye bahsetmesi de bunu kanıtlar nitelikteydi tabi. Hala anlamıyorum Yabancı yayınları çok güzel, sevdiğim bir yayın eviyken nasıl böyle anlamsız hatalarla kitap çıkarabiliyor?

Tatlı Sır Maddox kardeşler serisinin ilk kitabıydı ki ben oldukça beğendim kedisini. Belalı Düğün'de "Trenton neden böyle bir şey yapıyor ki?" dediğim bir olayın bile cevabını alıyoruz bu kitapta ki sırf o olay yüzünden serinin ikinci kitabı olan Tatlı Yalan'ı iple çekiyorum.

2 Ekim 2015 Cuma

Demek isteyince oluyormuş

Daha önce Ece ve alkol probleminin beni ne kadar bezdirdiğini şurada yazıp gerekirse artık onunla arkadaşlığımı sonlandıracağımdan bahsetmiştim. Hatta o yazıyı yazdıktan kısa bir süre sonra onun ayık olduğu bir an yakalayıp (henüz ayık demek daha doğru çünkü ben konuştuğum halde o hiçbir şey söylememişim gibi içmeye devam etmişti) onunla ciddi ciddi konuşup böyle devam edersen ben yokum demiştim. O günkü o halinden sonra da beni ciddiye almadığını düşünüp son kez arkasını topladıktan sonra da bir daha ne yazdım ne de ona cevap verdim, hayatımdan çıkardım yani. Dün de artık dayanamamış olacak ki aradı ve çıkalım mı dedi. İstemiyorum dedim doğal olarak çünkü kendim yeterince iyi bir psikolojide değilken bir de onun o kendini kaybetmiş hallerini ve konuşmalarını çekemezdim. Önce tamam dedi başka zaman görüşürüz o zaman diye sonra da aradan birkaç saat geçtikten sonra yazdı lütfen çıkalım diye. Yine lanet olası vicdanım yüzünden kabul ettim ve akşam buluştuk her zaman gittiğimiz yerde. Onunla zaten başka bir yere gidemiyorum çünkü git gel çalışanlarla iyi muhabbeti kurduk ve çalışanlar Ece'yi toplamamda hep yardımları dokunuyor. İki ayın ardından gidince çalışanlar bir şaşırdı "vaayyy cha sen artık buraya gelmezsin sanıyorduk" falan laf atmaya başladılar ben de "o nerden çıktı ki" diyip güldüm ettim onlarla Ece gelene kadar. Öğrendim ki Ece ben onunla orada o konuşmayı yaptığımdan beri gitse de alkol almıyormuş. Daha doğrusu bir kere almış ağlamış ağlamış içini dökmüş ondan sonra daha içmemiş. Şaşırdım doğrusu ben onunla o konuşmayı yaparken bile içmeye devam ederken daha sonra bir şeyler kafasına dank etti demek. Çalışan arkadaşlar bunu söyledikten sonra deneme amaçlı bütün gece oturduğumuz yerde ben içsem de o hiçbir şekilde alkol tüketmedi. Aslında "canım çekti" diyerek benimkinden alır diye düşünmüştüm ama onu bile yapmadı. Sadece karşılıklı eski günlerdeki gibi sohbet ettik ve hala içinde tuttuğu sorunlardan onun kafası ayıkken bahsettik. Eski bencilliğini yapıp sadece ondan bile bahsetmedik hem de. Artık kullanmayacağını söyledi, zaten benimki bağımlılık değildi sorunları düşünmememi sağladığı için içiyordum diye anlattı daha önce defalarca anlattığı gibi. Çevresindeki insanları kaybetmekten bıktığı için benim de gitmemi istemediğinden bahsetti ve bir daha onun arkasını toplamam gerekmeyeceğine garanti verdi. Hemen inanmak gibi bir şey yapmayacak olsam da şans vereceğimi söyledim. Bakalım gerçekten ne kadar gidecek bu kararı. Eskiyi düşünüyorum da ne güzel söylediği söze inanabiliyordum. Bir de şimdi sözüne güvenmiyorum o ayrı bir mesele bir de test ediyorum, inanmak için süresi belli olmayan bir zaman dilimi araya koyuyorum. Ne iyi arkadaş olduk biz böyle ya hayranım şuan ikimize. 

29 Eylül 2015 Salı

Sapık gibi insanları dinler oldum

Evde oturmaktan sıkılınca internette duyduğum kitaplı cafelere sarmaya başladım. Aslında henüz sardım denemez çünkü uzun zaman sonra ilk defa gittim. Neyse, havanın kötü olmasına aldırmadan çıktım oturdum birinde daha sonra oturmak pek sarmadı diye insanları dinlemeye başladım. Kızın teki kıkırdağını deldirmek istediğini ama çok korktuğunu söyleyince ben de yıllar önce kapanan 3. ve 2. deliklerimi açtırmaya karar verip kalktım yakındaki bir eczaneye girdim. Kapanan deliklerimi açtırdıktan sonra "kıkırdak deldirmek çok acıtıyor mu?" diye sormadan edemedim ve evet kıkırdağımı deldirdim. Neden yaptım emin değilim baya sıkıntıdan oldu ama hoş durdu sanırım. Herhangi bir iltihap sorunu yaşamazsam onunla yaşamaya devam edebilirim ama şuan için belli değil, benim kulaklarım ve deliklerim her zaman problem olmuştur.

Rüzgar ve yağmur peş peşe gelince dayanamayan şeffaf şemsiyemin yerine yeni bir şeffaf şemsiye alırken arkamdan bir kızın hararetli bir şekilde konuştuğunu duyup ister istemez ona kulak kabarttım. Kız telefonda karşıdakine "Ben anneme Şebnem'lerde kalacağımı söyleyerek çıktım bile, şimdi eve dönemem... Nerdesin sen? ... Mustafa nerdesin diye sordum!"diyordu. Kız da tam 15-16 yaşlarında liseli bir tip. Okul yeni açılmış artık okula mı gitmiyor, önemsemiyor mu yoksa başka bir şey mi bilemem ama aklıma kendi lise zamanlarımı getirdi. Benim de zamanında sabahçı olduğum halde sabahın 6sında evden çıkıp Mine'yle parkta uyumaya gitmişliğim vardır. Ya da okulca gideceğimiz televizyon programının sonrasında "servis bizi okula bırakacak oradan gece eve dönemem ondan okulun yanında oturan arkadaşın evinde kalacağız" diye yalan söyleyip gün doğana kadar orada burada gezmişliğim var 3-5 arkadaş toplu bir şekilde. Şimdiyse evde oturmuş boş duvara bakıyorum, yere yatıp ayaklarımı o duvara dayıyorum, koltukların yerini değiştirmeye annemi ikna etmeye çalışıyorum ve hava bozuk olsa da evden dışarıya çıkıyorum. Nerdeeennn nereye işte.

Otobüsle eve dönerken birkaç gencin kendi arasında konuşmalarına da kulak misafiri oldum... Benim çeyreğim kadar bir kız yukarıdaki tutacaklara uzanamadığı için benimle yer değiştirmeyi teklif etti ben de onun kenara geçmesine izin verdim. Ha ortada ayakta dikilmişim ha kenarda ne fark eder ki? Neyse, kız arkadaşlarıyla sohbete başladığında konu six packlere geldi. 1 kız 3 erkek ve six packler... Gülücem gülemiyorum gibi bir durum oldu bir an. Çocuklar kıza "bir erkeği tanımlarken kaslarından bahsederek bunu yapman seni onun gözünde çok düşürür bu yüzden yapma" dedi. Kız da "size tanımlamak için en belirgin özelliğinden bahsettim, yoksa söylemezdim" falan diye mırın kırın etti biraz. Daha sonra kızın yanındaki çocuklardan biri "bende de vardı onlardan..." diye kafa başladı hemen yanındaki çocuk da lafını kesip "evet sonra bira içmeye başladın ve göbek oldu o" dedi. Güldürdü herkesi ama çocuğun "hayır öyle değil, sınav zamanı sporu bırakmak zorunda kaldığım için saldım, tekrar başlayacağım" şeklinde kendini kurtarmaya çalışmaları benim için daha komikti. Ben içime doğru gülerken çocuğun arkadaşları "yav he he" şeklinde tepkiler vererek onu pek önemsemediler. Tahmin ettiğiniz gibi yol boyu onları dinledim. Zaman zaman çok mantıklı bazen de "tamam bu kadar ciddiyet yeter" diyerek dalga geçmelerini dinlemek can sıkıntımı büyük ölçüde aldı. Eve girdiğimde zaten balkondaki köşeme geri döndüm. Sanırım bu yıl direkt balkona taşınsam benim için daha kolay olur.

28 Eylül 2015 Pazartesi

Nasıl insanlarsınız siz ya

Bana gelen bazı komik ya da anlamsız aramaları toplayıp belki bir gün onlarla ilgili bir yazı dizisi yaparım diye biriktiriyorum. Bugün de yine canım sıkılınca bunu düşünerek istatistiklere bakıyordum ki hem midemi bulandıran hem de sinirlenmeme sebep olan bir arama gördüm. Arama aynen şu "zorla tecavuze ugrayan ve hamile kalan genc kizlarin hikayesi ve pornosu"!
Tecavüzün zaten bireyin isteğinin dışında "zorla" gerçekleşen bir eylem olduğunun farkında olmayan ya da bunun farkında olup olayın vurgusunu arttırmak isteyen bir kişiden sadece durup dururken beni sinirlendiren bir arama kendisi. Tecavüz fantezisi, hamile fantezisi ya da genç kız fantezisi ayrı ayrı konularken hepsi bir arada olunca arayan kişiyi bulup bir güzel dövmek istedim. Bir genç kızın yaşadığı travmayı izlemenin onlara zevk verdiği yetmezmiş gibi bir de bu olaydan kaynaklı oluşan ve muhtemelen o kızın hayatının daha fazla alt üst olmasına neden olacak bir hamileliğin hikayesini okumak ya da izlemek nedir? Neden, nasıl zevk verir birine? 
Neden böyle bir aramayla bloguma gelindiğine bakmak için arama sayfasına bakınca bazı insanları anlamıyorum adlı yazıma gelindiğini gördüm. O kısımda tamam dedim bu yazıda fazlasıyla eşleşen kelime olduğu için böyle bir aramada blogumun çıkmış olması o kadar anlamsız değil. Ama yine de böyle aramalar yapılıyor olması, insanların sert bir tepki verdiğim bir konuya böyle bir arama ve taleple gelmiş olması tekrar sinirlenmeme neden oluyor. Belki arama amacı düşündüğüm kadar kötü değildir, arayan kişi farklı bir amaçla bu cümleyi kurmuş ve aramayı yapmıştır diye düşünüp umut etmekten başka şansım yok gibi görünüyor.
Aynı arama sayfasında daha önce görmediğim ama Dizüstü Edebiyatı'ndan Garson ve Mutlu adında bir kitap çıkarmış Fulsen Türker'in kendi yaşadığı olayı anlattığı şu yazıyı gördüm. Siz de bakmak istersiniz belki diye linki koydum ama yazı benim sinirlerimin daha çok bozulmasına neden oldu. Bu durum üzülmekten ya da acıma duygusundan kaynaklı değil tabi, benim sinirlenme sebebim yapılan küçük bir eylemin sonucu ve daha sonra ailenin verdiği tepki. 1998 yılında yaşanmış bir olay, o dönemin insanları ve diğer şeyleri bilemem, o zamanlar daha 5 yaşında küçük bir çocuktum ama aklım almıyor. Böylesine tepkiler, karşılarındakini düşünmeden yapılanlar... Nasıl şu yukarıdaki aramayı yapanlara söyleyecek bir şey bulamıyorsam aynı şekilde darp ya da tecavüze uğramış insanlara sanki onların suçuymuş gibi tepki veren insanlara da söyleyecek tek bir kelime bulamıyorum. Ve hala bulamıyorum. Ne söylersem söyleyeyim sadece havada duracak çünkü o kelimeler. Ne şu aramayı yapan insanlar değişecek ne de kardeşine, kızına, yeğenine ya da torununa onun suçuymuş gibi davranan kişiler, sadece söylediğimle kalacak.

27 Eylül 2015 Pazar

Tatlı Bela/ Ayaklı Bela/ Belalı Düğün -Jamie McGuire

Yabancı yayınlarının çalışanlarına maaşlarını ben ödüyormuşum hissini uyandıran alışverişlerime devam ederek Jamie McGuire'nin Türkiye'de çıkan bütün kitaplarına el attım. Tatlı Bela serisinden önce Araf-Cehennem-Cennet serisini okumak istesem de kronolojik sırayı bozmak istedim ve ilk kitap olan Tatlı Bela'dan başladım. Normalde kitaplardan toplu olarak bahsetmesem de bitirdiğim serileri bu şekilde ele almak daha doğru göründü gözüme. Neyse tanıtım diyordum...

Tatlı Bela


Tanıtım Bülteni;

Abby Abernathy karanlık geçmişiyle arasına mesafe koymuş olan, alkol kullanmayan, küfür bile etmeyen kendi halinde bir kız, fakat hayatını dövüşerek kazanan ve vücudu dövmelerle kaplı yakışıklı Travis Maddox onun hayatını değiştireceğe benziyor. 

İyi kız ve kötü çocuk… Bu birliktelik bir aşkın mı habercisi yoksa bir felaketin mi?

Tatlı Bela sadece bir "bestseller" değil, uluslararası bir fenomen. Yayımlandığı günden beri tüm dünyada büyük yankı uyandıran bu kitabı okumayan kalmayacak.

~~

Bir ilk kitap için fena değil diyebilirim sanırım. Kitap Trav'in Abby'e olan askıntılığıyla başlayıp sonuna kadar aynı istikrarda gitti. Ama bir ara Travis gibi bir sevgilim olsa arkamda her şeyi bırakarak şehir ya da ülke değiştiririm diye düşünmedim desem yalan olur. Adam o kadar yapışkan ki! Ama bir yerde hep hissettirdi o saplantısının stalkerlık dışında aşk olduğunu ki bu yüzden Trav'e kızmadan Abby'e kızarak geçirdim kitaptaki birçok yeri. Özellikle "ilk" terk etme sonrasında kitabı bırakmayı düşündüm çünkü "Abby bu kadar aptalsa bu kitap okunmaz!" diye kendimce bir atar yaptım. Kitabın en rahatsız kısımları da oralardı benim için hatta. 

Abby kitabın yarısından çoğunda geçmişinden kaçmak istediğinden bahsedip duruyordu. Yazar o kısımda birazcık gizem katmak istemiş olsa da konu oraya gelince olayı çok hızlı geçti gitti ama o kadar üzerinde durmaya fırsatım olmadı onun çünkü Abby'ye hak verdiğim Travis içinse üzüldüğüm olaylar yaşanmaya başlamıştı. Şimdi ne kadarlık bir kısımdan bahsedersem spoiler olur emin olamadığım için susmayı doğru buluyorum.

Kitapta birçok yan karakter vardı ama söz edilesi iki kişi vardı ki onlar da America ve Shepley. Shepley Travis'in kuzeni ve aynı zamanda ev arkadaşı, America ise Abby'nin çocukluk arkadaşı ve Shepley'in sevgilisi. Çalkantılı ilişkileriyle Abby ve Trav söz konusu olunca Shepley ve America çok kusursuz bir çiftti diyebilirim. Aslında dıştan bakıldığında America zaman zaman çok Türk kızı ve Shepley de çok kılıbık bir izlenim veriyordu ama yine de onları daha çok okumak daha hoş olabilirdi. Özellikle America'yı...

Kitapla ilgili ya da yayın eviyle ilgili büyük bir şikayetim var. Daha önce Optimum yayınlarından çıkan Gabriel'in Cenneti kitabında da yaşadığım ama yayın eviyle iletişime geçip çözdüğüm sorunun aynısı Yabancı yayınlarında da karşılaştım. Kitapta aklınızın alamayacağı kadar yazım ve noktalama hatası vardı. En başta tırnak işaretlerinin yanlış yerde olması ya da hiç olmaması sorun etmesem de daha sonradan nokta olması gereken yerde kullanılan virgül ya da yanlış-eksik yazılmış kelimeler beni kitaptan oldukça soğuttu. Sorun belki 3.baskıyla ilgilidir ya da yanlışlıkla piyasaya sürülen bir basımdır bilmiyorum ama ben ilk kitap için verdiğim paraya ister istemez üzüldüm.

Ayaklı Bela


Tanıtım Bülteni;

Aşıksan başın belada!

Abby Abernathy; geçmişini unutmak için kalkıp uzak bir şehre okumaya gelen, temkinli, kendi hâlinde bir kız. Travis Maddox; hayatını dövüşerek kazanan ve aşka inanmadığı için tek gecelik ilişkilerle avunan bir erkek. Aşk ve bela birbirine hiç bu kadar yakışmadı...

Travis annesinden hayatla ilgili iki şey öğrendi: Aşkı bul. Ve onun için ölümüne mücadele et. 

Bu hikâyeyi biliyorum demeden önce bir kez daha düşünün. Her aşk hikâyesinde iki taraf vardır: Esas oğlan ve esas kız. Tatlı Bela'da esas kızı dinledik; peki ya, esas oğlan? 

Bir erkeğin aşkı için verdiği mücadeleyi kendi ağzından tüm içtenliğiyle dinlemeye hazır olun...

~~

Açık konuşmak gerekirse neden yazıldığını anlamadığım bir kitap olmuş Ayaklı Bela. Kitap bir öncekinin aynısı ama bu sefer Travis'in ağzından anlatılmış versiyonu. Peş peşe okuduğum için okurken oldukça sıkıldığımı söyleyebilirim ama itiraf etmem lazım olayları sürekli kaçan Abby'nin dilinden değil de aşık çocuk Travis'in ağzından okumak çok daha güzeldi. Seriyi okumak isteyen olursa iki kitabı almak yerine sadece birini -ki benim önerim ayaklı bela- alması çok daha doğru bir karar olur hem 19tl de kara geçmiş olursunuz.

Travis'in önceleri nasıl Abby'i yatağa atma planı olduğunu daha sonra yavaş yavaş ona bağlandığını anlaması, kendini ona layık görmemesi ve daha sonra onu bırakmamak için yaptıkları oldukça güzeldi. Yani anlayacağınız tam olarak ideal aşık ve erkek modelini oluşturuyor Travis -genç kızların saf fantezileri için birebir- 

Kitabın sonundaki epilog bölüm 5.çıkan kitapla ilgili spoiler içermesi beni biraz kızdırdı. İçeriği bilmeyince sorun olmazdı belki ama elimde 5.kitap da olduğu için bu durum beni pek memnun etmedi.

İşin iyi yanı ikinci kitap ilk kitap gibi yazım ve noktalama hatası dolu değildi. Yayın evine bu konu hakkında bir mail atmış olsam da geri dönüş alamadığım için biraz kızdım. Neyse ki bu durumun ilk kitapla alakalı olması iyi bir şey.
Çeviriyle ilgili bir sıkıntım var aslında. Karakterlerin birbirlerine "kanka" demeleri bir nebze kabul edilebilir bir durum olsa da "hocam" demeleri... Ya da biraz fazla Türk ağzına sahip olmaları gözüme battı. İlk kitapta daha çok olsa da bu kitapta da "hacı nabıyon ya" şeklinde bir dil kullanılmıştı ki sanmıyorum orijinali öyle olsun. 

Belalı Düğün



Tanıtım Bülteni;


Abby Abernathy beklenmedik bir şekilde Bayan Maddox olmuştu. Abby ve Travis'in bir anda ortadan kaybolarak, Vegas'ta evlenmeleri hakkındaki her şey bir sırdı… 


Şimdiye kadar Abby neden Travis'e bir anda evlenme teklif etmişti? Düğünden önce neler yaşanmıştı? Bütün bunları başka kim biliyordu? Ve en önemlisi Travis ve Abby için gerçekten bir mutlu son var mıydı? Tatlı Bela ve Ayaklı Bela hayranlarının tüm soruları bu kitapta cevaplanıyor!

~~

Arkadaşlar, son kitap elimde süründü! Kendisi çok ince ve aslında hemen bitirmelik bir kitap olsa da Abby'nin ağzıyla başlayan kitap bende "lanet sürtük! Sen Trav'i haketmiyorsun!" diyerek kitabı bir kenara bıraktım ve yaklaşık 1 ay kadar o köşede durdu. Daha sonra "yazar acaba son kitapta ne anlattı" dememle de tekrar elime aldım. 

Kitap adı gibi Abby ve Travis'in düğününü anlatıyor. Yani çocuklar o korkunç olaydan eve dönüyor ve kısa bir süre sonra Vegas'a uçuyorlar. Daha sonra da dünya üzerindeki belkide en hızlı düğün için kolları sıvıyorlar ki ikisinden başka kimse yok. Ne America ne de Shepley, sadece ikisi. Kitabın yarısını zaten daha önceden iki kitabın onunda da okuduğumuz için bir sürpriz olmuyor. Onun dışında tipik Abby zaten. Travis nasıl sevdi onu öyle anlamış değilim. Ama kitabın tamamında (147 sayfa) sadece evlenmeleri... Jamie McGuire neden 3.kitabı yazdı aklım almıyor.

Diğer iki kitaba nazaran bu kitapta dil sürekli değişiyordu. Bir bölüm Abby'nin ağzından bir bölüm Trav'in ağzından şeklinde. Bunu her seferinde dile getiriyor olsam da bir kitapta en sevmediğim şeydir dilin değişmesi. Neyse, Abby'nin bölümleri bir kenara Trav'in bölümlerinde çiçekler, böcekler, kalpler, gökkuşakları falan saçtım her yere çünkü Trav inanılmaz şapşal bir aşık. Anlayacağınız yazar erkek karakteri gerçekten genç kızlara özel işlemiş ve ideal erkeği bulmuş. Şu dünyada Trav gibi biri olmaması çok üzücü olsa da eğer gerçekten olsaydı eminim Abby gibi gereksizin tekini bulur ona kaptırırdı kendini.

Hiç üç kitapla da uğraşmadan direkt 1. ya da 2. kitabı almak en doğru karar bence. Son kitap zaten anlamsızken bir de 1 ve 2yi ayrı ayrı okumak biraz okuycuyu sıkabiliyor. Belki birini okuduktan sonra başka bir kitap okuyup sonra diğerini okusaydım ben aynı sıkıcı etkisi olmazdı ama peşpeşe aynı konu, farklı anlatımlar biraz gereksiz hissettirdi. Kitaptan nefret ettim diyemem Travis'i, America'yı ve Shepley'i çok sevdim ama Abby fazla ergendi. Hoş 19 yaşında bir genç kızdan başka ne beklenirdi bilmiyorum ama Abby'nin iticiliği Travis'in sempatikliğiyle ne kadar laf etsem de üç kitabı da bana okuttu. Yani en azından minik bir övgüyü hakediyor diyebilirim.