15 Ekim 2017 Pazar

Şarap gecesi

Üniversite zamanında izlediğim dizi ve filmlerden özendiğim ve hayatıma geçirdiğim şeylerden biridir şarap gecesi yapmak. Sürekli yaptığım bir şey değil tabi, bana kalsa ayda bir kere illa yaparım ama şartlar bu konuda pek elverişli değil. Bunun en başında da aile faktörü var. Annemin kesinlikle sevmediği bir şeydir evde alkol olması ve fark ettiğinde de pek güzel şeyler olmaz zaten. Ama annem evde değil... 2 gün önce kardeşiyle alakalı bir konudan kaynaklı gitti ve ne zaman döneceği de belli değil. Tabi ben durur muyum böyle bir şey söz konusu oluyor da? Durmadım tabi! Alkol çok tüketen, çok seven bir insan değilimdir ama böyle mayhoş tatlara bayılıyorum. Neyse, kendi evimdeyken bu etkinliğimi iki haftada bir ya da ayda bir evde yalnızken ya da sadece Defne ya da Mine varken yapardım. Sadece iki kere bu ortama başka birilerini almayı denedim ki onlarla da yeterince zevk verdiğini söyleyemem. Hayır yani sırf merak ettiği için kendini zorla davet ettiren bir sınıf arkadaşım vardı ve bütün gece "ay sizin normal halinizi bilmesem elit insanlar sanırdım sizi" şeklinde yersiz benzetmeler yaparak gecemizi mahvetmişti. Şimdi de hazır evde yalnızken yapayım dedim ve Mine ve Defne'yi aradım bana katılmak ister misiniz diye. Defne'nin bunun için şehir değiştirmesi gerekiyordu aslında ama Batu faktörü baş göstermese gelirdi, gelemedi. Mine de işlerini ayarlayıp yanımda bitti hemen. Henüz kimseye söyleme fırsatı bulamadığım komşu çocuğunda bahsettim Mine'ye ve bizim kız neye uğradığını şaşırdı. Bende çok eskiden gördüğü bir heyecanı gördüğünü bu yüzden çocuğu çok merak ettiğini söyledi. Alkolün etkisiyle bir an çocuğun kapısını çalacak sandım ki bir ara gerçekten yapacak gibiydi. Nasıl tuttum emin değilim! Kafa topladığım bir başka gündü bu da ki bir süredir bu şekilde şeylere o kadar ihtiyacım vardı ki bu şekilde devam ediyor olsam işten ayrılacaktım. Kendimi dinlenmiş ve yenilenmiş hissediyorum! Bu arada anladım ki ben üzgün ya da sinirliysem blog yazamıyorum. Neden bilmiyorum ama kafam rahatsa, mutluysam ya da ilgilenmem gereken işler birikmemişse blogdan çıkmak istemiyorum. Şu anda öyleyim hatta. Gecenin bir yarısı Mine'nin babası onu eve çağırınca tek gidebilecek durumda olmadığı için ben de gittim ve geri yürüdüm. Çok uzak mesafeler değil evlerimizin arası 3-4 km civarı bir şey ama şarkı söylemek isteyen sarhoş bir arkadaşla o yolu yürümek oldukça zordu. Yine de o noktası bile çok güzeldi. Yalnız yaşamam lazım benim. Her türlü dinlenebiliyorum bu şekilde ama diğer türlü sadece yoruluyorum.

13 Ekim 2017 Cuma

Bu yolun sonu friendzone

Arkadaşlar ben bir şeyleri beceremiyorum. İlgimi çok belli etmeyeyim diyorum aslında daha yeni tanıştığımız için ama kendimi başka türlü de göstermezsem bu işin sonu enseye şaplak muhabbetine dönecek gibi. Aslında şikayetçi olmam, yakın olalım ama başka türlü yakın olma isteğimi ne yapacağız? Şimdi ailesi de var yanında yani tetikte "acaba eve kız alacak mı" diye gezinmiyorum ortalarda ama iyi çocuk, hoş çocuk İstanbul'da o çocuğu boş bırakmazlar. Misal ben, boş bırakmıyorum. Çocukla tanışalı daha 10 gün oldu neredeyse ve bütün klişeleri yaptım diyebilirim. Çocuğu boş bulduğum her yerde sohbete tutuyorum. Bugün eve dönerken sokağın başında karşılaştık. Nasıl yorgundum anlatmaya kelimeler yetmez ama baktım o gayet dinç duruyor bizim çocukların beni çağırdığı yere ben de onu çağırdım. Bizimkiler çağırdığında reddedip daha sonra "kalkmayın, yanımda biriyle geliyorum" diye mesaj atmam baya şüphe uyandırdı ama haftada bir ders sonu sohbet etmeyi yada karşılaşırsak ayaküstü konuşmaları bekleyecek biri de değilim. Çağırdığımda hemen kabul etmeyeceğini biliyordum aslında ama çok zorlamayacak şekilde "yeni yerler öğrenmiş olursun bak çok kafa çocuklardır" dedim bekledim. Yine "yok ya" deseydi kös kös o yorgunlukla tek gidecektim ama kabul etti. Eve iki adım kala bizim çocukların yanına gittik. Sevdiğim, güvendiğim 4-5 kişi var zaten diye rahatlıkla soktum o ortama tabi. Dershane ve liseden kalan arkadaşlar benim bir kızla geleceğimi düşünmüş olacaklar ki yanımda komşu çocuğunu görünce şok yaşadılar. Nasıl sıcak kanlı bir yapısı varsa çocuk anında ortama ayak uydurdu. Ben bile yıllardır tanıdığım kişiler olduğu halde o derece adapte olamıyorum ilk gittiğimde ama o hiç öyle mi? Diyorum ya İstanbul'da boş bırakmazlar bu çocuğu diye. Yine neler yapıyorsun, nereden geldin, çalışıyor musun sorularıyla komşu çocuğunu tanıdılar bizimkiler daha sonra imalı sözlerle "sevgilin var mı?" diye sordular. Bizimkiler adına ben utandım doğrusu... Neyse bütün akşam ne oldu dersiniz eğer, çok basit ama yine çok hoş sohbet ettik. Minik el temaslarımız oldu ama friendzonea düştüm ya da düşüyorum. Hayır yani aptal değil ya anlamıştır duygularımı ama bozmak istemediği için duruyordur... Sanırım resmen artık "arkadaş" kategorisindeyim... İşin üzücü kısmı bugün hatta şuan bile aşırı yorgun ve uykuluyum ama onunla olacağım diye yaptığım şey yüzünden yarın ölü olarak gideceğim işe gibi görünüyor. 

10 Ekim 2017 Salı

O zaman dersler başlasın

Bugün üniversitenin ilk yılı oldukça güzel bir para verip sadece 2 ay kullandığım çellomu tozlu raflardan alıp kursun yolunu tuttum. Zamanında apocalyptica hayranı küçük bir ergen olduğum için kesinlikle bu müzik aletini öğrenmem gerekiyor diyordum ama lisede üniversite sınavının çalışma yoğunluğunda üniversitede de derslerin yoğunluğu yüzünden askıda kalmıştı derslerim. Zaten daha sonra da benim öyle bir müzik aletim olduğunu bile unutmuştum. Şimdi bile nasıl tutacağımı unuttuğumu söyleyebilirim. Tekrar elime alınca ilk günün heyecanı içimi yine doldurdu ama bu yaşımdan sonra yapabilir miyim diye korkum yok desem yalan olur. Komşu çocuğu bu konuda oldukça destekçi olsa da biraz kendine güven eksikliği yaşıyorum. Bakalım bu sefer de bir heves gibi 2-3 ay devam edip bitecek mi yoksa bir tutku misali elden ayaktan düşene kadar benimle mi gelecek bekleyip göreceğiz. Bir de şöyle bir detay var, gün içinde çalıştığım için kursta en son ders benimki ve komşu çocuğuyla birlikte eve dönüyoruz. Bu işi sürekliliğe bağlarsam eğer onunla o istediğim yakınlığı elde edebilirmişim gibi geliyor, bilmiyorum nasıl olacak. Bugün bile dönerken oldukça konuşma fırsatımız oldu ki kendimi daha fazla konuşmayı istemekten alıkoyamıyorum. Çok hevesli ya da çok ilgisiz kalma çizgisini korumaya çalışırken resmen ölüp ölüp diriliyorum. Zaten o da gerçekten çok düzgün bir çocuk mu yoksa daha yeni tanıştığımız için mi bu derece kibar emin olamıyorum ama korkutmak da istemiyorum. Çocuğun yakasına yapışıp sevgili olalım demeyeceğim belki ama yanlış bir hareket yüzünden güzel bir arkadaşlığı da mahvedebilirim sonuçta. Sanırım zamanla öğreneceğim aslında nasıl biri olduğunu ama hemen hemen öğrenmek istiyorum! Şuan için onunla ilgili öğrendiğim en büyük detay geçen sene nişan atmış olması ve "nasıl böyle erken karar vermeye zorladı beni anlamadım bile, oysa ikimiz de çok genciz" demesi. Kız işini biliyormuş anlaşılan ki çocuk ayrılana kadar evlilik yoluna nasıl girdiğini anlamamış bile. Konuya da çok ilginç bir yerden giriş yaptık hatta. Nerede ne okuduğumu ve nerelere gittiğimizi konuşurken birkaç aylık bir macera olarak lisenin son senesi ablamın yükseklisans yaptığı şehre taşındığımı okula pek gitmediğimi sadece sınavlara çalıştığımı arada İstanbul'a gelip gittiğimi söyledim. O da şaşkın bir şekilde oranın insanı çok zor, çok garip ne yaptın orada demesiyle başladı konuşma. Sevgilisinin okul için onunla aynı yere gidene kadar yaşadığı şehirmiş orası. Çok ilginç konulardan çok ilginç noktalara değiniyoruz ikimiz de. Hal böyle olunca benim ilgi ve merakım da artıyor. Nereye gidecek bu iş büyük merak içindeyim. 

6 Ekim 2017 Cuma

Yalnız ben sonbahar insanıydım...

Daha önce bahsettim mi hatırlamıyorum ama sonbahar benim kendimi en iyi hissettiğim mevsimdir. Her ayında kendimi ayrı huzurlu hissederim hatta ağaçların dökülen yaprakları benim için omuzlarımdan giden bir yük hissini verir. Kısaca çok seviyorum bu ne çok sıcak ne de çok soğuk olan mevsimi ama bu sene yazın gelmemesi gibi sonbahar da eskisi gibi gelmedi! Havalardan bahsetmek istemiyorum siz de zaten yaşıyor ve biliyorsunuz ama şu soğuklar yüzünden neler çekiyorum bir görseniz. Arkadaşların peşinde gezinirken titremeler mi dersiniz yoksa grip mi her şey var. Kendimi evde yatağa bağlamak istiyorum desem yalan olmaz. Geçen gün markete gittim bir şeyler almaya ama tamamen kendim için içecek bir şeyler olsun abur cubur olsun o tür şeyler almaya. Tam kalori dolu bir rafın önündeyken çıktı karşıma yine. Ayak üstü selamlaşma naberler nasılsınlar derken birlikte alışverişe devam etmeye başladık. Ben insan gibi abur cubur almadığım için misafirim olduğunu düşünmüş. Tatlım bu gördüğün hiçbir şey, benim evde stok yaptığım zamanı görsen ağlarsın demek istedim ama oldukça şirin ve hanımefendi bir tavırla kendimi tanıttığım için bozuntuya vermedim. O da 3 gün geçmesine rağmen evin temel ihtiyaçlarını karşılamayı bitirememiş anlaşılan ki aldığı şeyler tam böyle temel mutfak eşyalarıydı. Ailesinin ne zaman geleceğini sordum haftasonu geliyorlar dedi biraz buruk bir şekilde. Ben sandım ki ailesinden ayrılmak hoşuna gitmediği için o şekilde söyledi ama o baya baya yalnız yaşamak istediği için ailesinin gelmesini dert etmiş durumda. Aynı şeyleri ben de 2 sene önce yaşadım, insan öyle ya da böyle alışıyor bu duruma dedim güldük. Yine konuşmamız sırasında benden 5 ay kadar küçük olduğunu öğrendim. Kendimden küçüklere ilgi duymak aslında pek huyum olmasa da durumdan şikayetçi olduğum pek söylenemez doğrusu. Kurs hakkında birkaç bir şeyler daha sordum şirin şirin "sana evde de gösterebilirim zaten temelin var, ilerletmek istersen kursa gelirsin" dedi ama kabul etmedim illa o parayı vereceğim!  Hem onun da işine yaramış olurum telefonda kursla konuştuğumda genelde hocanın boş olduğunu, az öğrencisi olduğunu öğrendim. İçimden de "o merak etmesin ben başlayayım bütün çevremi de sokarım oraya" diye düşünmedim desem yalan olur. Biraz daha sohbet etmek istesem de marketle ev arasında 10 dakikalık bir mesafe olduğu için hemen dağılmış olduk. Her karşılaşmada böyle böyle hakkında bir şeyler öğrensem sanırım yaklaşık bir 10 yıla sevgili olabilecek seviyeye geliriz. Yalnız eve gelince fark ettim; yün çoraplarım, kalın taytım, kapşunlu sweatshirtüm ve onu üzerie giydiğim yün hırka aynı zamada makyajın zerresi olmayan yüzümle biraz zor bu durum. Tamam en kötü halim değildi ama yine de beni bu şekilde görmesini istemezdim doğrusu. Ahh ah bu sonbahar neden bu şekilde geçiyor ki?

4 Ekim 2017 Çarşamba

Sen kimlerdensin

Bugün eve gelirken apartmanın önünde kocaman bir araç ve insanlar görünce anladım apartmana birinin taşındığını. Bizim apartmanın sakinleri düşünüldüğünde en genç daire bizimki diyebilirim. Genel yaş ortalamasını baz alırsak 70 civarı bir sayı çıkar ki bu rakamı 70e indiren ben ve abim. Taşınan kişilerin de aynı şekilde yaşını başını almış bir çift olduğunu düşünmüştüm ki çok da öyle olmadığını biraz kurcalayınca anlamış oldum. İlk önce oradan oraya koşturan genç bir çocuk görünce oldukça şaşırdım çünkü kimse bizim sokağa yalnız bir genç olarak taşınmaz. Anında teyzeler basar o evi ki ev sahibi eski komşumuz olduğu için bekara ev vermeyeceğini de biliyordum. Yalan söylemeyeceğim, çocuğu gördüğüm an aklımdan geçen ilk şey "acaba yeni evli falan mı? Eşi nerededir ki? Çok hoş çocukmuş" oldu. Merdivenlerde yamahanın akustik duvar piyanolarından birini taşıdıklarını gördüğümde kalbimden vurulmuşa döndüğümü söyleyebilirim! Çocuğun hala evli olduğunu düşündüğüm için gidip konuşma başlatma konusunda baya bir tereddüt etsem de sormadan asla öğrenemem diyerek gittim yanına sanki her şey ortada değilmiş gibi "yeni taşınıyorsunuz sanırım" diye şirin şirin sordum. Kim bilir kaç saattir adamlarla uğraştığından olsa gerek biraz bıkmış bir halde olsa da gayet güler yüzle konuştu benimle aynı zamanda adamları kontrol etti. Başına dert olmayayım çocuğun işlerini halletsin diye klasik yardım teklifimi sunup evime girdim ama görseniz cama yapıştım izliyorum, yan daireyi dinlemeye çalışıyorum falan baya liseli merakıyla izliyorum çocuğu. 

Akşam olduğunda baktım çocuk hala tek, geleni gideni yok annemin abim için yaptığı keki kestim koydum bir kaba anneme de "insanlar şimdi yorgundur bir şeyler atıştırsınlar" gibi bir şeyler dedim. Kadın "e yemeğe çağıralım o kadar endişelendiysen" dedi ama tanımadığım etmediğim adamı da evimize alacak halim yok. Hiç sevmem gereksiz yere kurulan misafir sofralarını. Elimde kek gittim çaldım kapıyı arada da anneme bakıyorum kadın yanlış fikirlere kapılmasın diye çünkü beni bir erkekle görmeyeli oldukça uzun zaman oluyor. Artık erkek sinek geçse yanımdan "ee Cha ne diyorsun" modunda geziniyor. Neyse gittim kapıya çaldım dedim bir şeyler atıştırmak istersiniz belki ehe ehe  falan diyorum ama görseniz siz benim adıma utanırsınız. Amacım da kapı önünde ayaküstü gerekli bilgileri alıp dönmek yani çok durmama gerek yok diyorum kendime ama çocuk teşekkür edip bir de içeri çağırmaz mı! Girmeyecektim aslında ama baktım cebimde evin anahtarı var girdim hemen. Minik bir sohbet muhabbet sırasında ailesiyle yaşayacağını ama onların İstanbul'a daha gelmediğini, kendisinin yükseklisans yapacağını ve müzik öğretmeni olduğunu öğrendim. Piyano dikkatimi çekmişti zaten diyince bir de çellosu olduğunu söyledi hatta şakayla karışık "sesten kusura bakmazsınız artık" dedi. Aslında kendisi birkaç aydır buradaymış hatta bir kursta özel ders bile vermeye başlamış boş zamanlarını değerlendirmek için ama evin ayarlanması, eşyaların gelmesi derken anca taşınabildiklerini söyledi. Daha doğru dürüst kimseyi tanımadığını da söyleyince gözlerim yerinden çıkacaktı neredeyse. Müziğin her kızı olmasa da büyük bir kitleyi kendine çektiği gibi bir gerçek var malum. Ben de ilgili olduğumu göstermek için konuşmaya hemen üniversiteye başladığımda ben de bir hevesle çelloya başladım ama devam edemedim diye konuşunca hemen "çellon varsa ben yardımcı olurum sana" dedi. Kendime zaman geçirmek için yeni şeyler ararken tam karşıma öğretmenin oturması gerçekten benim şansım sanırım. Dersleri nerede nasıl verdiğini sorup kursunun adresini alıp hoş bir sohbetten sonra eve geçtim. Konuşma yaklaşık yarım saat sürse de içim kıpır kıpır oldu desem yeri. Sanırım ben bu çocuğu tanımak istiyorum. 

29 Eylül 2017 Cuma

Büyük düğün kapıda...

Evlenen ben değilim tabi. Benim evliliğim daha yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor ki hala istediğimden de emin değilim -hoş istemek için hayatımda biri olması lazım o ayrı mesele- Evlenen çiftimiz hatırlar mısınız emin değilim ama Batu ve Defne. Buralara gelip yazma fırsatım olmamış olsa da neler oldu neler şu evlilik yolunda. Aynı evde kalıp dünyanın en mutlu ve uyumlu çifti olarak yaşayan çiftimiz evlilik teklifi, aileye söyleme, ailelerin tanışması ve nişandan sonra nasıl çatırdamalar yaşadı görmeyen bilemez. Zaman zaman Defne kaçtı geldi yanıma Batu aldı götürdü eve bazen de Batu sinir krizleri geçirdi. Olayların da hiçbiri ikisinden kaynaklı değil üstelik. Aile faktörü işin içine girdiğinden beri hayat çocukların burunlarından geldi diyebilirim. Defne'nin ailesi Defne'nin bir ilişkisi olduğunu ve bu yüzden işi bile okuduğumuz şehirde bulduğunu biliyordu ama birlikte yaşadıklarını bilmiyordu. Batu'nun ailesi zaten muhafazakar bir aile ve oğullarının arkadaşı olduğunu sandıkları kızın sevgilisi olduğunu öğrenince bir şok yaşadılar bir de sonradan nasıl öğrenmişlerse birlikte kaldıklarını öğrenmişler falan bir sürü gereksiz tartışma çıktı aileler arasında. Bizim çocukların arada kalmaları olsun alttan almaları aynı zamanda evlilik hazırlıkları derken ayrı ayrı kafaları yandı. Hatta bir ara yüzükler bile atıldı da neyse ki birbirlerinden ayrı kalamayan çiftimiz toparlayabildiler durumu. Birkaç ayda yaşadıkları şu olayların çeyreğini ilişkinin tamamı boyunca yaşamamışlardır ama aileler de artık duruma alışmış olacak ki çocuklara daha fazla karışmıyorlar. Hayır yani benim anlamadığım biz zamanında topluca Batu'nun ailesinin yanına gidip onlarda kalmıştık hatta anne babası çok güzel davranmıştı çocuklarını bize emanet etmişlerdi ama iş evliliğe gelince bir farklı şeyler çıktı resmen içlerinden. Defne'nin ailesi de aynı şekilde. Arkadaşlarken sorun yok ama iş sevgililik hatta evliliğe gelince yok onun osu var yok bunun busu var, yok o öyle kız yok çocuk böyle çocuk vs. resmen dur diyemediler kendilerine. Sonuç olarak evlilik geldi dayandı kapıya ve kendimi o şahit koltuğunda görecek olmak nasıl diyeyim beni biraz korkutuyor. Tamam evlenen ben değilim ama en yakın arkadaşımın evliliğine şahit olacak olmak kendimi biraz garip hissettiriyor. Neyse ki uzun zamandır hayallerini kurduğum yıllık iznime düğünden 2 gün önce başlayıp düğünden hemen sonra balayı çiftini de yollayıp kendimi ver elini Avrupa diyerek tatile çıkaracağım. Bu sefer yalnız olmayacağım tabi o ayrı mesele. Bakalım bu sonbahar neler getirecek bize.

18 Eylül 2017 Pazartesi

Sinema günü

Bir süredir yalnız zaman geçirebilmek için fırsat kolladığım gibi bir gerçek var. Çevresi insanlarla dolu, aşırı popüler ve telefonu asla susmayan biri değilim ama işle çok zaman geçirince kalan zamanda arkadaş ve aileyi sığdırmak biraz zor olabiliyor. E arkadaşlarım ilgi bekliyor, ailem ilgi bekliyor, işler birikiyor derken kendimle zaman geçiremez oldum. Yazın bütününde sanki hiç tatil yapmamışım da sadece çalışıp küçük kaçamaklar yapınca beynim patlar duruma geldi ve bir pazarı tamamen kendime ayırdım. Normal günde kahvaltı etmeyen ben pazar kahvaltısı için sabah 9'da evden çıktım. Annemin arkamdan laf ettiğini duydum tabi ama bir gün dedim, sadece bir gün için kimsenin yakınmasını ya da tribini dikkate almayacağım! Telefonumu sessize aldım, çantama aylar önce aldığım ama işe giderken yolda bile okuyamadığım kitabımı attım çıktım. Kahvaltıdan sonra bir boşluğa düşmedim desem yalan olur ve o ara es kaza telefonuma bakıp gelen 1-2 maili gördüm. Pazar günü bari rahat bırakın diyerek bildirimleri kapatsam da bütün gün o maillere bakmamak için kendimi ciddi anlamda zor tuttum. Neyse bütün gün dışarıda tek başına ne yapılır diye düşünürken aklıma vizyona yeni giren filmlere bakmak geldi ki It'i görünce hemen ilk seansına atladım en yakın sinemada. Aslında korktum dersem biraz yalan olur ama film gerçekten beni etkiledi diyebilirim. Kitabı okumadan gittiğim için başta biraz kendime ihanet etmiş gibi hissettim doğrusu ama daha sonra fark ettim ki kitabı okumam mümkün değil. En son Josh Malerman'ın Gölün Dibindeki Ev'ini okurken yaşadığım nefes darlığını düşününce Stephen King'in de farklı bir etkisi olmayacağına karar verdim. Filmi kitaba göre mi devam ettirecekler merak ediyorum doğrusu ama benim oldukça beğendiğim bir gerçek. Daha sonra kendime "madem korku filminden çıktım o zaman şimdi biraz eğlenelim" diyerek bu sefer de Despicable Me'ye girdim ki o minionlara bayıldığımı söylemem lazım. İlk filmde salon neredeyse boştu -pazar ilk seans olduğu için muhtemelen- ama ikinci filmde salon genç ve çocuk kaynıyordu. Öyle ki kendimi biraz yaşlı bile hissetmiş olabilirim. Onda da 80'ler ve 90'lar müziklerinin de katkılarıyla baya eğlendim. Daha sonra acıktığıma karar verip çok uzaklaşmadan bir yerlerde bir şeyler yedim ve son seansa bir bilet daha aldım. Daha önce Labirent filmiyle beni fazlasıyla üzen Dylan O'Brien'a bir şans daha vermek istediğim için gittiğim American Assassin tam bir hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Aslında konusuna bakınca klişelerle dolu bir film olduğunu anlamıştım ama izleyince sıkıntıdan taklalar attım oturduğum yerde. Bir de 1-2 kelime Türkçe konuştu diye salonda kendinden geçen birkaç genç kızımızı görünce iyice fenalar bastı ama bunun filmle alakası yok tabi. İşin bir başka ilginç kısmı 24 yıldır Türkiye'de yaşayan Türkçe konuşan bir birey olduğum halde filmde Türkçe bölümlerde altyazı olmadığı için o kısımlardan tek bir kelime bile anlamadım. İngilizcem harika değildir belki ama normal diyaloglarda Türkçede yaşadığım zorluğu yaşamadım. Bütüne bakınca ortalama bir filmdi ama kendisi. Malum, her sene Amerika bu tarz ve konuya sahip bir film yapıp baş rol olarak da gözde yakışıklılardan birini koymazsa içi rahat etmiyor, geceleri gözüne uyku girmiyor. Keşke bu senenin son aksiyon filmini Dunkirk'te bıraksaydım. En azından Nolan'ın olay işleyişi beni kendine çekmiş ve tek bir sahnede bile sıkılmadan Dunkirk'ü zirveye taşımıştım. Son izlediklerim arasında hiç kötü film yok diyebiliyordum. Neyse artık American Assassin'in de seveni vardır herhalde diye daha fazla bir şey demiyorum. Sabahtan akşama kadar dışarıda olduğum için aslında ayaklarımda minik bir sızı var ama kafamın içindeki sesler susmuş gibi hissediyorum. Belki %100'lük bir dinlenme olmadı ama bir güne üç film ve bir de kitap sığdırmış olmak kendimde bir şeyler başarmış hissi uyandırdı. Kitap nedir diye sorarsanız da Stefan Zweig'in Bir Kadının Yaşamından Yirmidört Saat. Onu beğendin mi diye soracak olursanız evet, beğendim. Zaten son zamanlarda İş Bankası Yayınları benim sayemde kazanıyor gibi bir şey. Stefan Zweig benim son 6 aylık dönemde favori yazarlarımdan biri oldu. Boş buldukça kendimi onun kitaplarına atıyorum.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Tek başıma tatile gitmedim demem artık

Tek başına ne tatili dediğinizi duyar gibiyim. Özellikle aylarca bir şey yazmadıktan sonra ki aslında yazmıyor değilim, yazıyorum ama yayınlamıyorum, nereden çıktı bu diyorsunuz sanki. Öncelikle bir açıklama yapmam gerekiyormuş gibi hissediyorum neden yazıp yayınlamadığımla ilgili. Kendimi işe fazla adayıp asosyalleşmem, arkadaşlarıma yeterli zaman ayırmamam ve asıl kendime yeterince zaman ayırmadığım için blogda yazdığım yazıların neredeyse hepsi ben daha yazarken beni boğduğundan yayınlamak istemedim. Birçoğunu taslak olarak bile tutmuyorum ama neyse artık o zamanların bir önemi yok, geçmişte kaldı ne de olsa. Şimdi tek başıma gittiğim tatilimden bahsedecek olursam eğer olay tam olarak şu şekilde gerçekleşti. Aynı yerde çalıştığım arkadaşların biriyle kendi içimizde biraz gizli bir plan yaptık. 2-3 gün izin alıp bir yerlerde tatil yapalım şeklinde konuştuk işte. Gizli yapmamızın sebebi hem o arkadaşla aramda bir şey olduğunu düşünmesinler istemem aynı zamanda tatile 2 en fazla 3 kişi olarak gitmek istememiz. Zaten çok uzun zamandır kafamda milyonlarca ses olduğu için sessizlik istedim anlayacağınız. Aslında 2 ay önceden Didim'de hoş butik bir otelle konuşmuş olsak da İstanbul'dan Aydın'a 3 günlüğüne gitmeyi gözümüz yemedi biz de Ağva'ya gidelim hem acil bir şey olursa dönmesi kolay olur dedik -düşünün böyle bir işkoliklik- Telefonla rezervasyonumuzu yaptırdık her şeyi ayarladık ben gerekli ekipmanların alışverişini yaptım derken yola çıkacağımız gün bizim çocuk demez mi "Cha kusura bakma benim ailevi bir sorunum oldu, gelemeyeceğim..." telefonda öylece kaldım "e ben şimdi ne yapacağım evde? Kafayı yerim bütün gün..." Bir de anneme işle alakalı bir gezi olduğunu ama gitmişken 2 gün de ben kendim kalacağımı söyledim yani öyle ya da böyle 1 günlüğüne ortadan kaybolmam gerekiyor. Bir anlık gazla hazır rezervasyon varken gideceğim dedim ve oteli tekrar aradım ve 2 kişilik rezervasyonun 1 kişiye indiğini bunun sorun olup olmayacağını sordum. Küçük ve çok da yoğun bir yer olmadığı için sorun olmadığını söylediler ben de kalktım gittim. Normalde deniz deniz diye ölmem gerekirdi ama kendimi attım doğanın içine ormandan çıkmadım resmen. Arada havuza girdim, kitabımı okudum, az uyudum ama 3 günümün tadını o kadar güzel çıkardım ki. Otelin sahipleri sevgilimden ayrıldığımı bu yüzden yalnız geldiğimi falan düşündü ama olsun. Onların "siz gençsiniz olur böyle şeyler" öğütleri bile rahatlattı beni. O arkadaşla gitsem belki bu derece dinlenmiş olmayacaktım ama şu an o kadar eskisi gibi enerjik hissediyorum ki getirsinler bütün angarya işleri hallederim hepsini. 

12 Mart 2017 Pazar

2 dakikaya 1 yıl

Bazı insanlar başkalarının hayatlarıyla oynamayı çok seviyor. Bugün bir çoğunuzun bildiği üzere YGS vardı ve Türkiye nüfusunun yüzde bilmem kaçı bu sınava girerek kendini denemeyi, iyi bir üniversiteye girmeyi vb. hedeflerle bir şeyler yapmaya başladı. Ajitasyona hiç gerek yok herkes biliyor sınav giriş ücretinden tutun dershaneler, özel dersler ve sınav için yapılan diğer her şey için aileler etrafa para saçıp duruyor ya da durumu olmayanlar ellerinden geldiğince bir şeyler yapıyor ama empati yoksunu insanlar bunları hiçe sayarak koskoca bir yılı ve verilmiş onca emeği çöpe atıyor. Neden ve nasıl mı? Şöyle, her sene sınava girmek benim için bir ritüel haline geldiği için bu sene de kayıt yaptırdım. Bir okula yazılma hedefi ya da başka bir düşüncem olmasa da sınava girmek bilgilerimi sanki taze tutuyormuş gibi hissettiriyor bana yani sınava girmek ya da girmemek benim herhangi bir kaybıma neden olmayacak bir durum. Evimden arabayla yaklaşık 1 saat uzaklıktaki sınav yerime ulaşmam ne kadar erken çıkmış olursam olayım trafik, kazalar ve trafik ışıkları gibi benim elimde olmayan nedenlerden uzadı ve sınav olacağım yere tam 9:47de vardım. Kapıda neyle mi karşılaştım? Ağlayarak güvenliğe "yıllardır hazırlanıyorum, ne olur içeriye gireyim" diye yalvaran küçük bir kız. Benden hemen önce gelmiş ve içeriye almamışlar. Neden çünkü o geldiğinde sınavın başlamasına 14 dakika varmış. 15 dakika kuralı olduğu için de içeriye alınamazmış... Benim de arkamdan yine koşarak 4 kişi daha geldi ki hepsi nefes nefese benim de biraz önce geldiğim kaza kaynaklı trafikte inip koşarak sınav yerine gelmişler. Benden önce gelen kız evinin çok uzak olduğu, trafiğin yoğunluğundan da kaynaklı bu saatte gelebildiğini söylemeye çalışsa da güvenlik "bana da aynısını söylediler ben 1 saat önce buradaydım" diyerek bir yılı çöpe giden kızın sinirlerini iyice alt üst etti. Sınava yetişmek için koşan diğer çocuklar da aynı şekilde oturdukları semtleri söyleyerek bir şans elde etmek isteseler de hiçbirimiz sınava alınmadık. Böylece sadece 2 dakikayla 5 gencin 1 yıllarını çöpe atmış oldular. Bundan 4 sene önce koşarak sınava yetişmeye çalıştığım hatta sınavın başlamasına 2 dakika kala nefes nefese sıraya oturduğumu hatırlıyorum. Görevli öğretmenlerden biri kantinden su almış ve kimseyi rahatsız etmeden sırama koymuştu sınav başladığında. Sınav bittikten sonra teşekkür edince sınavımın nasıl geçtiğini, panik yapmadığımı umduğunu söyleyip destek olmuştu hatta. Bir o zamanı bir de şimdiyi düşününce insan sinirlenmeden edemiyor. Üniversiteye girişte sadece sınavla insanlar ayıklanıyor diye düşünürdüm ama şimdi görüyorum ki insanları evlerinden 1 saat uzaklıktaki yerlere parasız-telefonsuz- yollayıp "geç kaldın giremezsin" diyerek de bu işi yapıyorlarmış.

12 Şubat 2017 Pazar

"Evet" dedim mi dedi o?

Şu an hem mutluyum hem de şaşkınım. Şaşkınlığım ve heyecanım o kadar büyük ki parmaklarım titrediğinden yazamıyorum bile. Kelimeler beynimde depar atıyor hatta onları yakalayamıyorum. Yarım saat kadar önce Defne whatsapptan bir fotoğraf attı ve fotoğrafta Batu'yu öptüğü ve tek elinin havada olduğunu gördüm. Kafamdan "bu kız şimdi ne diye attı ki bunu" derken o havadaki el dikkatimi çekti. Hemen aradım Defne'yi ve telefon daha çalmadan saniyesinde açıldı. Hani insanlar "efendim?", "alo" gibi belli kalıplaşmış kelimeleri kullanır ya, Defne direkt "EVET DEDİM CHA" diye çığlık atarak açtı telefonu. Nefes alamadım o an yatakta sağa sola dönmekle meşguldüm normalde ama yerimden kalkıp odayı turlamam gerekti. Sanki Batu bana evlenme teklif etti de heyecanlanmışım gibiydi oturuyorum, kalkıyorum, turluyorum, salona gidiyorum geri odaya giriyorum falan içim kıpır kıpır. Başkası olsa "emin misin bak evlilik diyoruz" falan derdim ama bahsi geçen kişi Batu! Abim Batu! En değerlilerimden olan Batu! Hala inanmakta zorluk çekiyorum. Eski yazılara baktım da şu yazımda nasıl şok yaşamışım ilişkilerini öğrendiğimde ki şimdi de benzer bir şok yaşatıyorlar bana. Telefonda anlık şoku atlattığımda teklif kısmını anlattığını ve büyük bir kısmı kaçırdığımı fark ettim ki o da biraz özel olduğu için anlatmıyorum. Batu benim bile bilmemi istemezdi muhtemelen ama hiç şansı yok! Her şeye ne zaman başlanacağını, işten hangi tarihler arasında izin almam gerektiğini nefes almadan sordum ve Defne sanırım ilk defa "Cha, sakin ol. Daha yeni teklif etti ne öyle hemen tarih belirleme falan" diyerek şu zamana kadar bana kurduğu en doğru cümleyi kurdu. Tabi bende çocuğunu evlendiren anne heyecanı olduğu için o an "ne demek konuşmadınız" desem de kız haklı. İlk önce Batu'nun gidip kendini Defne'nin babasına kabul ettirmesi gerekiyor. Bir sürü küçük angarya iş onları bekliyor ama yine de ikisinin böyle bir karar almış olması... Sanırım kalbim yerinden çıkacak. İkisinin birlikteliği... cümle kuramıyorum ama sırıtmaya devam ediyorum.

6 Şubat 2017 Pazartesi

Bana bu kadar benzemesi korkutucu

Ben küçükken cevabını bildiğim zor soruları sağda solsa gördüğüm herkese, özellikle anneme sorup ecel terleri döktürürdüm. Bu benim gün içerisindeki en büyük eğlencem olurdu ki hala bazılarını hatırlarım. Karşımdakinin beti benzi atardı küçücük bana nasıl doğru açıklamayı yapacaklarını düşünürken. Bir de olabilecek en kibar çocuklarını yetiştirmeye çalıştıkları için yanlışlıkla öğreneceğimiz bir kelimeyle bu "kibar çocuk" projeleri çöpe gidebilirdi. Küçükken okumayı sevmezdim ama araştırma yapmaya bayılırdım. Gereksiz bilgileri nereden olursa olsun alır, beynimin bir köşesinde bekletirdim ki en doğru anda o bilgiyi kullanabileyim. Eğitim programları, belgeseller, bazı kişisel gelişim kitapları vb. şeylerle oynar aynı zamanda sokakta koşup oynarken arkadaşlarımdan duyup öğrendiklerimi de tartar bir kenara koyardım. Anneme o tipik "bebekler nerden gelir" sorusunu bile sormuşluğum var. Hamile olan yengemi örnek göstererek "o bebek oraya nasıl girdi" diye sormuştum hatta. Cevabı biliyordum aslında, kendi çapımda masumca fikirlerim vardı çünkü bir köpeğin hamileliğini baştan sona anlatan bir belgesel izlemiştim ve hayvanların bizden bir farkı olmadığını hesaba katarak söz konusu bir birleşmeyi tahmin edebiliyordum. Tabi benim sorunun cevabını biliyor olduğumu annemin bilmemesi ve bana ne şekilde açıklayacağını şaşırması beni fazlaca eğlendirmişti. Bir benzerini birazcık daha büyükken babanneme yapmış ve ona da pedin açıklamasını yaptırmıştım. O da açıklamakta oldukça zorluk çekmişti çünkü 8-9 yaşında çocuk periyodik bir döngüyü, biyolojiyi nasıl anlasın? Dizilerde insanlar kan kaybından ölebiliyorken bu durumda o döngü kötü ve ölümcül bir şey olmalı değil mi? Bunun da cevabını biliyor ama karşımdakine karşı gelecek şekilde bana açıklamasını zorlaştıracak aptallıkta sorular sorup onu zora sokuyordum. Bu durumların  beni eğlendirdiği ama büyükleri eğlendirmediği bir gerçek tabi. Kendi evladım böyle olsa sevmezdim ben doğrusu ama sokağa da atmadılar bu şımarıklıkla beni. Helal olsun...
Şimdi bu nereden çıktı derseniz benim küçük hanım da benim yaptıklarımın aynılarını yapmaya başladı. Bazı özelliklerimiz var ki böyle bir benzerlik olmaz. Hayır çocuk benimle büyümedi ya da rol model aldığı benim küçüklüğümün nasıl olduğuna dair bir fikri yokken bu şekilde aynı yollardan geçmemiz kendimi bir garip hissettirdi. Kullandığımız cümlelerin birbirine olan benzerliği, hal ve hareketlerimiz kısaca sanki kuzenim değilmiş de çocuğummuş gibi. Ben ablama baya benzerim hatta yan yana olduğumuz bir fotoğrafta arkadaşlarından birçoğu ikiz olduğumuzu öne sürerek aksi bir cevabı kabul etmiyorlardı. Sebebi yüz hatlarımız ya da genler değil daha çok benim annemden çok ablamla büyümüş olmam ki bu da mimik ve tepkilerimizin aynı olmasına neden oldu. Bu kızın ablası da kesinlikle benim gibi değil, onu da örnek almıyor. Küçük hanımla gözle görülür benzerlikler olması beni biraz tedirgin ediyor. Özellikle onun babasını düşündüğümde benim yaptıklarımı yaparsa olacakları düşünmek bile istemiyorum.

31 Ocak 2017 Salı

Korku filmlerinden çıkmış gibi

İki hafta önce 10 basamaklı bir merdivenden yere serbest atlayış yaptığım için sağ kolumda küçük bir kas zedelenmesi yaşadım. Alçıya alınmadı ama bir kolluk taktık ve sağ kol iptal. Resmen hiçbir şey yapamadım! Kısıtlanmış hayat kadar korkuncu yok ki bunun en kötüsü duş kısmı oldu. Sadece iki hafta olmasına rağmen bakımsızlıktan resmen kendimden geçtim diyebilirim. Bu gün iki haftanın tam geçmesiyle yeter diyerek çıkardım kolluğu. Ağrı çekiyor muyum? Evet ama katlanamayacağım bir şey değil ve artık hareket edebilmek istiyorum. Annemin "yapma kızım", "zorlama kolunu kızım"ları bir etki etmeyince "ne halin varsa gör, ağrıyor diye bana yakınma sonra" diyerek o da serbest bıraktı beni zaten. Ben de aslında haftalar önce yaparım diye aldığım saç boyasını kullanma zamanım geldi diyerek acılar içinde saçımı boyadım. Gerçek anlamda acı çünkü omzumda bir sorun olmamasına rağmen dirseğim ve iç kısmı hareket ettirmemle güzel acılar çektirdi bana. Neyse, boyalı saçım ve yüz maskemle bilgisayar başına geçtiğim için ne kadar korkunç olduğumu tahmin bile edemezsiniz. Mine'yle konuşurduk ve fotoğraf atmamı istedi. Sonrasını siz düşünün zaten kız arayıp "o ne hal öyle? Evde öyle nasıl geziyorsun yazık annen kalp krizi geçirecek" diye dalga geçse de böyle şeylere ihtiyaç duyuyor insan arada. Aslında bu yazı boyanın süresi boyunca ellerimi kullanmam ve mümkün olduğunda kafamı kaşımamam için yazıldı denebilir çünkü çok kaşınıyor! Son 10 dakika... Boyarken çektiğim acıyı bir de yıkarken çekecek olmak çok korkutuyor doğrusu... Bir de kırmızı şarap maskesini duyan olmuş muydu? Ben yeni duydum ve çıkardığımda neyle karşılaşacağım konusunda biraz endişelerim var. Neyse artık en azından kokusu güzel. Mümkün olsa kendi suratımı yalar yutarım!

8 Ocak 2017 Pazar

İlk defa bu derece paylaşılamaz oldum

Benim minik sarışını az çok hatırlayanınız vardır. Kendisi benim ortanca dayımın 6 yaşındaki en küçük kızı ve aramızdaki iletişim fazlasıyla iyidir. Çalıştığım için ona yeterince zaman ayıramadığımı söylüyordu son zamanlarda ben de en sonunda tamam dedim dayımı arayıp bizde kalması için izin istedim pazar da kahvaltıya gelirsiniz bize diyerek biraz ağız yaptım. Ablasının bu durumu kıskanacağını onun da benimle vakit geçirmek istediğini söyleyince tamam o zaman kızların ikisini de işten sonra alırım dedim  annesine de haber verip akşamüstü gittim aldım kızları. Eve geldiğimizde küçük dayımın sanırım 1,5 yaşında olan kızı da bizdeydi. İşin ilginç kısmı o minikle o kadar yan yana olma şansımız olmadı ama beni biraz farklı görüyor sanırım ki bacağımdan ayrılmıyor. Küçün hanım onu görür görmez "Cha, hani bu gece sadece biz olacaktık" diyerek ilk tepkisini ortaya koydu. Onun gideceğini, gece bizim çok eğleneceğimizi söyleyerek biraz sakinleştirsem de bütün akşam boyunca yanıma gelen bebeği iteledi durdu. Yemek yicecektik annem rahat yesin diye ben kucağıma aldım bebeği almaz olaydım küçük hanım da kendi yemeğini bana yedirtti. Sonuç ne mi oldu? Açım! Herkes yedi ben bir şey yiyemedim. Neyse, peşimden bir saniye ayrılmayan minikler akşam akşam yordu beni. Çocuklarla iyi anlaşamıyorum bu bir gerçek ama kan mı çekiyor nedir kuzenlerim beni baya seviyor. Hani ben de seviyorum şimdi yalan olmasın baya eğlendiriyorlar beni o şapşal halleri ve konuşmalarıyla ama o kadar yani başka çocuk söz konusu olduğunda kesinlikle o hallere katlanamıyorum. İşin komik kısmı küçük hanım kendinden daha minikle beni kıskanırken o kadar efor sarf etti ki o gider gitmez uyuyakaldı. Ergenlik yolunda emin adımlarla ilerleyen ablasıyla sohbet etme fırsatı bulmuş olsak da bir türlü açamadığım bir içine kapanıklığı var. Yaşından kaynaklı sorunları vardır diye tahmin ediyorum ama sanırım onu daha çok yanıma alıcam. En basiti kendimden biliyorum o yaşlarımda ablam olmasa ne yapardım hiç bilmiyorum. 

7 Ocak 2017 Cumartesi

Ben nasıl sonbahar kızıyım?

23 yıldır kendimi sonbahar kızı diye tanıttım durdum. Eylülde doğduğum için en sevdiğim mevsim sonbahar dedim çünkü o daha çok ben gibi hissettiriyordu. Aslında hala çok farklı düşünmüyorum ama geçtiğimiz haftaların bana fark ettirdiği şey ne kadar soğuk olursa olsun ortada kar varsa ben mutluyum. Üşüyorum hatta çok üşüyorum, sokakta bir hayvan gördüğüm gibi alıp montumun içine sokasım, eve alasım ya da onu güvenli bir yere götüreyim istiyorum ama anca çantamdan çıkardığım mamayı veriyorum diye çok üzülüyorum ama kar yağarken ya da yağdığında ortalığın o ışıl ışıl görüntüsüne hayranım. Geçtiğimiz seneye kadar gittiğim okulum dağın tepesinde olmasıyla alıştım sanırım bu görüntüye. Şimdi bile saate bakmadan sokağa çıkıp minik bir yürüyüş yaptım ve bir kez daha oturduğum yerden kaynaklı bir gurur hissettim çünkü çevremizde ağaçları kesilmeyen tek sokak sanırım bizimki ve görsel şölen sunuyor sırf bu yüzden.
Geçtiğimiz haftalar boyu çok düşündüm, birçok yeni karar aldım ve uygulamaya başladım. Hala bir şeyler eksik çünkü eski Cha olabilmiş değilim ama ben de Lady gibi 2017 için kendime çok görev verdim. 2016 boyunca kendime verdiğim sözlerin hiçbirini neredeyse tutmadığımı fark ettim ve son aya sığdırabildiğimi sığdırdım. Yaptığım en büyük şey de Avusturya ziyaretim oldu. Orada bir tanıdığım mı vardı? Hayır. Birileriyle mi gittim? Hayır. Hayatım boyunca yaptığım en çılgınca şeydi tek başıma farklı bir ülkeye gitmek. 2016 için son karı orada gördüm hatta. Oradan liseden çok eski bir arkadaşın yanına Macaristan'a geçtim orada tek olmadığım için daha çok eğlendim sayılabilir ama Avusturya'nın yeri bende hep bambaşka olacak.  En çok üzüldüğüm nokta çok kısıtlı olan zamanım yüzünden gidemediğim başka yakın ülkeler oldu ki kapıyı bir kere açınca gerisi gelir umuduyla düşünmüyorum üstüne daha fazla. Mine'yi şimdiden ikna etmeye çalışıyorum hatta bir Balkan turu için de bakalım biraz zaman geçmeli onun için. Bir de maddi açıdan kendimi toparlamam gerekiyor tabi o ayrı mesele. Minik gezim çok planlı olmadığı için belimi güzel büktü doğrusu. Hatta normalde Macaristan'a da gitmeyecektim ama paylaştığım fotoğrafı gören arkadaşımın yazmasıyla onun da yanına geçtim. Yıllar geçmiş olmasına rağmen yanına çağırmış olması da içimi ayrı ısıttı doğrusu. Kısaca her kuruşuna değdi.
Döndüğümden beri çok yoğun çalışıyorum. Zaten geçen ayki son yazımda da bunun yüzünden isyan ediyordum. Tatil biraz kendime getirir diye düşünmüştüm ama pek faydası olmadı hatta işten ayrılmayı bile düşünüyorum şu ara ama iş bulmadan önceki hallerim de aklıma geldikçe "Cha otur oturduğun yerde" diyorum kendime. Biraz karışık kafam, mutlu muyum değil miyim emin olamıyorum. Bugün bile eve dönerken yeter diyordum ama biraz önce çıktığım yürüyüş iyi geldi. Sanırım bu motivasyonla birkaç ay daha çalışıp yeni gezi planları için para biriktirebilirim. Ayrı ev mi? O biraz bekleyebilir, gezmek daha çok hoşuma gitti doğrusu.