Üniversite zamanında izlediğim dizi ve filmlerden özendiğim ve hayatıma geçirdiğim şeylerden biridir şarap gecesi yapmak. Sürekli yaptığım bir şey değil tabi, bana kalsa ayda bir kere illa yaparım ama şartlar bu konuda pek elverişli değil. Bunun en başında da aile faktörü var. Annemin kesinlikle sevmediği bir şeydir evde alkol olması ve fark ettiğinde de pek güzel şeyler olmaz zaten. Ama annem evde değil... 2 gün önce kardeşiyle alakalı bir konudan kaynaklı gitti ve ne zaman döneceği de belli değil. Tabi ben durur muyum böyle bir şey söz konusu oluyor da? Durmadım tabi! Alkol çok tüketen, çok seven bir insan değilimdir ama böyle mayhoş tatlara bayılıyorum. Neyse, kendi evimdeyken bu etkinliğimi iki haftada bir ya da ayda bir evde yalnızken ya da sadece Defne ya da Mine varken yapardım. Sadece iki kere bu ortama başka birilerini almayı denedim ki onlarla da yeterince zevk verdiğini söyleyemem. Hayır yani sırf merak ettiği için kendini zorla davet ettiren bir sınıf arkadaşım vardı ve bütün gece "ay sizin normal halinizi bilmesem elit insanlar sanırdım sizi" şeklinde yersiz benzetmeler yaparak gecemizi mahvetmişti. Şimdi de hazır evde yalnızken yapayım dedim ve Mine ve Defne'yi aradım bana katılmak ister misiniz diye. Defne'nin bunun için şehir değiştirmesi gerekiyordu aslında ama Batu faktörü baş göstermese gelirdi, gelemedi. Mine de işlerini ayarlayıp yanımda bitti hemen. Henüz kimseye söyleme fırsatı bulamadığım komşu çocuğunda bahsettim Mine'ye ve bizim kız neye uğradığını şaşırdı. Bende çok eskiden gördüğü bir heyecanı gördüğünü bu yüzden çocuğu çok merak ettiğini söyledi. Alkolün etkisiyle bir an çocuğun kapısını çalacak sandım ki bir ara gerçekten yapacak gibiydi. Nasıl tuttum emin değilim! Kafa topladığım bir başka gündü bu da ki bir süredir bu şekilde şeylere o kadar ihtiyacım vardı ki bu şekilde devam ediyor olsam işten ayrılacaktım. Kendimi dinlenmiş ve yenilenmiş hissediyorum! Bu arada anladım ki ben üzgün ya da sinirliysem blog yazamıyorum. Neden bilmiyorum ama kafam rahatsa, mutluysam ya da ilgilenmem gereken işler birikmemişse blogdan çıkmak istemiyorum. Şu anda öyleyim hatta. Gecenin bir yarısı Mine'nin babası onu eve çağırınca tek gidebilecek durumda olmadığı için ben de gittim ve geri yürüdüm. Çok uzak mesafeler değil evlerimizin arası 3-4 km civarı bir şey ama şarkı söylemek isteyen sarhoş bir arkadaşla o yolu yürümek oldukça zordu. Yine de o noktası bile çok güzeldi. Yalnız yaşamam lazım benim. Her türlü dinlenebiliyorum bu şekilde ama diğer türlü sadece yoruluyorum.
kendine gelme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendine gelme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ekim 2017 Pazar
18 Eylül 2017 Pazartesi
Sinema günü
Bir süredir yalnız zaman geçirebilmek için fırsat kolladığım gibi bir gerçek var. Çevresi insanlarla dolu, aşırı popüler ve telefonu asla susmayan biri değilim ama işle çok zaman geçirince kalan zamanda arkadaş ve aileyi sığdırmak biraz zor olabiliyor. E arkadaşlarım ilgi bekliyor, ailem ilgi bekliyor, işler birikiyor derken kendimle zaman geçiremez oldum. Yazın bütününde sanki hiç tatil yapmamışım da sadece çalışıp küçük kaçamaklar yapınca beynim patlar duruma geldi ve bir pazarı tamamen kendime ayırdım. Normal günde kahvaltı etmeyen ben pazar kahvaltısı için sabah 9'da evden çıktım. Annemin arkamdan laf ettiğini duydum tabi ama bir gün dedim, sadece bir gün için kimsenin yakınmasını ya da tribini dikkate almayacağım! Telefonumu sessize aldım, çantama aylar önce aldığım ama işe giderken yolda bile okuyamadığım kitabımı attım çıktım. Kahvaltıdan sonra bir boşluğa düşmedim desem yalan olur ve o ara es kaza telefonuma bakıp gelen 1-2 maili gördüm. Pazar günü bari rahat bırakın diyerek bildirimleri kapatsam da bütün gün o maillere bakmamak için kendimi ciddi anlamda zor tuttum. Neyse bütün gün dışarıda tek başına ne yapılır diye düşünürken aklıma vizyona yeni giren filmlere bakmak geldi ki It'i görünce hemen ilk seansına atladım en yakın sinemada. Aslında korktum dersem biraz yalan olur ama film gerçekten beni etkiledi diyebilirim. Kitabı okumadan gittiğim için başta biraz kendime ihanet etmiş gibi hissettim doğrusu ama daha sonra fark ettim ki kitabı okumam mümkün değil. En son Josh Malerman'ın Gölün Dibindeki Ev'ini okurken yaşadığım nefes darlığını düşününce Stephen King'in de farklı bir etkisi olmayacağına karar verdim. Filmi kitaba göre mi devam ettirecekler merak ediyorum doğrusu ama benim oldukça beğendiğim bir gerçek. Daha sonra kendime "madem korku filminden çıktım o zaman şimdi biraz eğlenelim" diyerek bu sefer de Despicable Me'ye girdim ki o minionlara bayıldığımı söylemem lazım. İlk filmde salon neredeyse boştu -pazar ilk seans olduğu için muhtemelen- ama ikinci filmde salon genç ve çocuk kaynıyordu. Öyle ki kendimi biraz yaşlı bile hissetmiş olabilirim. Onda da 80'ler ve 90'lar müziklerinin de katkılarıyla baya eğlendim. Daha sonra acıktığıma karar verip çok uzaklaşmadan bir yerlerde bir şeyler yedim ve son seansa bir bilet daha aldım. Daha önce Labirent filmiyle beni fazlasıyla üzen Dylan O'Brien'a bir şans daha vermek istediğim için gittiğim American Assassin tam bir hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Aslında konusuna bakınca klişelerle dolu bir film olduğunu anlamıştım ama izleyince sıkıntıdan taklalar attım oturduğum yerde. Bir de 1-2 kelime Türkçe konuştu diye salonda kendinden geçen birkaç genç kızımızı görünce iyice fenalar bastı ama bunun filmle alakası yok tabi. İşin bir başka ilginç kısmı 24 yıldır Türkiye'de yaşayan Türkçe konuşan bir birey olduğum halde filmde Türkçe bölümlerde altyazı olmadığı için o kısımlardan tek bir kelime bile anlamadım. İngilizcem harika değildir belki ama normal diyaloglarda Türkçede yaşadığım zorluğu yaşamadım. Bütüne bakınca ortalama bir filmdi ama kendisi. Malum, her sene Amerika bu tarz ve konuya sahip bir film yapıp baş rol olarak da gözde yakışıklılardan birini koymazsa içi rahat etmiyor, geceleri gözüne uyku girmiyor. Keşke bu senenin son aksiyon filmini Dunkirk'te bıraksaydım. En azından Nolan'ın olay işleyişi beni kendine çekmiş ve tek bir sahnede bile sıkılmadan Dunkirk'ü zirveye taşımıştım. Son izlediklerim arasında hiç kötü film yok diyebiliyordum. Neyse artık American Assassin'in de seveni vardır herhalde diye daha fazla bir şey demiyorum. Sabahtan akşama kadar dışarıda olduğum için aslında ayaklarımda minik bir sızı var ama kafamın içindeki sesler susmuş gibi hissediyorum. Belki %100'lük bir dinlenme olmadı ama bir güne üç film ve bir de kitap sığdırmış olmak kendimde bir şeyler başarmış hissi uyandırdı. Kitap nedir diye sorarsanız da Stefan Zweig'in Bir Kadının Yaşamından Yirmidört Saat. Onu beğendin mi diye soracak olursanız evet, beğendim. Zaten son zamanlarda İş Bankası Yayınları benim sayemde kazanıyor gibi bir şey. Stefan Zweig benim son 6 aylık dönemde favori yazarlarımdan biri oldu. Boş buldukça kendimi onun kitaplarına atıyorum.
10 Eylül 2016 Cumartesi
Baya hızlı toparlanan biriymişim
Kendimin bile depresyonlu halini çekemediğimi fark ettim. Eve girerken de çıkarken de annemin gözleri fırıl fırıl dönüyor fırsat kolluyor hala neden böyle olduğumu sormak için ama anneme gidip anlamsız bir şey yüzünden kendimi üzdüğümü söyleyemem. Hayır yani ne diyeceğim kadına? "Anne iş yerinde bir çocuk benden hoşlandığını söyledi ben de o çok düzgün biri olduğu ve aynı yerde çalıştığımız için reddettim ama sonradan ben de çocuktan hoşlandığımı fark ettim. Bir kere bizden olmaz dediğim için de gidip çocuğa bunu söylemedim şimdi o düzgün hayatını daha düzgün yapmak için evlenmek istiyor annesi de birini bulmuş tanıştırmış ciddi düşünüyor" mu diyeceğim? Kadın güler geçer bana ki şunu şu şekilde yazınca ben bile "Cha sen neyin kafasını yaşıyorsun?" diye soruyorum kendime. Dengesiz olduğumu bilirdim de bu kadar saçmalamam mantık dışı. En azından bazı şeyler oturmaya başladı ilk günün şoku yok en azından. Mesela bugün yine annem ve teyzeden kaçmak için mesaime 1.30 saat erken gittim ve Serkan yine oradaydı. Bu sefer kahvaltı teklifini kabul ettim. Saklamadı biriyle tanıştığını hatta anlattı bile. Duygularından bahsetmedi tabi ama genel olarak nasıl biri olduğunu anlattı. Fotoğrafını gösterdi hatta kız baya bildiğiniz güzel. En azından ben Türk standartlarında ortalamaysam o kesinlikle güzel! O kız Serkan'a ne diye bakıyor şuan onu düşünüyorum. Şu ara abimle de fazla ilgilenmediğimi fark ettim. Hatta bu gece eve geldiğimde benden özel olarak kaçıyormuş gibi bir havası vardı ne haltlar karıştırdı da şimdi bana açıklamayacağını düşünüyor merak etmiyor değilim.
Etiketler:
depresyon,
farkındalık,
kendine gelme,
kişisel post
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


