Kitap yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2020 Cumartesi

Doktor Glas - Hjalmar Söderberg

Çok uzun zamandır bir kitap tanıtımı yapmıyorum, içimde kalıyor okuduğum ve yorumlamak istediğim şeyler diyerek isyan ediyordum kendi kendime. Madem öyle o zaman eski günlerdeki gibi bir kitap yoruma yapayım da kalmasın içimde dedim.

Doktor Glas'ı aslında kapağıyla hiç ilgimi çekmemiş olsa da Kadıköy'ün sahaflarından birinde yazarın adıyla dikkatimi çekti kendisi. Gördüğüm an "bu adam kuzeyden, belli" dedim ve kitabın arka kapağına bir sarıldım. Orada kitap yorumundan başka bir tanıtım göremeyince de başladım ilk sayfadan ve gerisi daha kitabı almadan gelmeye başladı. İlk olarak tanıtım bülteni;


“Bir İskandinav Başyapıtı.”

—Time

“Sürükleyici bir kitap… Evliliği bir kenara atmış ve aşkı ıskalayan bir adamın ümitsizliğinin ve yaşadığı dönemin güçlü ve yalın bir anlatımı… Doktor Glas hayallerini gerçeğe dönüştürüyor ve bu kitap belki Freud’un “Rüyaların Yorumu” kitabını andıran ilk roman. 
—The Times Literary Supplement

“Olağanüstü… Nadir kalitede bir kitap… Gerçek bir beceri eseri” 
—Glasgow Herald 

“Bir başyapıtın milyarlarca kelimeye ihtiyaç duymayacağını hepimize keskin bir dille hatırlatıyor.”  
—Sunday Telegraph 

“Muhteşem bir sadelik ve derinlik… Yalnızlık ve Romantizmin birlikteliğinin hikâyesi.”  
—The Guardian 

“Bir başyapıt olarak kolayca tanınabilecek bir kitap.”  
—The Observer

____


Benim yorumum kısmına gelecek olursak Doktor Glas aslında kendisine gerçekten üzüldüğüm bir karakter. Her şeyi bir kenara o kadar yalnız bir adam ki zamanında elinden kaçırdıkları, pişmanlıkları vs. hepsiyle yalnız yüzleşmek zorunda kalıyor. Evet tabi insanın kendiyle yüzleşmesi çok doğru bir şeydir ama onun Glas'ın karakteri onun yanında biri olmasını gerektiren bir karakterdi. Düşünceli, kendi içinde çelişen hatta zaman zaman kendisiyle ciddi tartışmalara giren bir adamla karşı karşıya geliyoruz sürekli kitabı okurken. An geliyor anlattıkları o an yaşadığı şeyler mi yoksa yaşamasından tedirgin olduğu hayalleri/planları mı emin olmak çok zor oluyor ama azıcık deli bir adamı okumak da bana fazlasıyla eğlenceli geldi. Günlük tarzı yazıla kitap 12 Haziran - 7 Ekim tarihleri arasında yaşanan olaylardan bahsetmekte. Bazı günler uzun bazı günler kısa yazılmış tam bir günlük. İnsan hayatı sorgulamaya başladığında neyin ne olacağı hiç belli olmuyor gerçekten. Doktor Glas da aynı bu şekilde kendinin bile inanamayacağı şeyleri yapıyor.

Benim fikrimi soracak olursanız kitabı ben oldukça beğendim. Kafayı bulandırmayan, aslında oldukça açık ve kolay bir dille yazılmış bir kitap. Aslında bir nevi çerezlik bile denilebilir çünkü ben bir hafta sonu başladım ve bir çırpıda bitti. Boş boş hissettiğim de bir bitme değildi üstelik. Belki zaman zaman kendimde Doktor Glas'ı gördüğüm için bu kadar hoşuma gitmiştir emin değilim ama bir yere vermeden kitaplığımı süsleyecek bir kitap olması bence çok hoş. Son zamanlarda hiçbir romanı "bu kitaplığımda kalsın" diye kenara ayırmıyordum doğrusu.

5 Aralık 2019 Perşembe

Bir çeşit dizi/film/kitap önerisi

Böyle bir anda konuya girmiş gibi olacağım ama havalar da aynı bu şekilde soğumaya başlamadı mı zaten? Evet, yılın o en üşüdüğüm zamanlarına geldiğimiz için bundan biraz isyan edip haftasonu etkinliğim olan dizi film önerisi kısmına geçebilirim. Yazmaya bundan çok alakasız bir şekilde başlamış olsam da bloga uğramamdaki sebep buydu. Az çok bilen bilir benim tek başına etkinliklerden nasıl hoşlandığımı kitap okumak zaten her günümün olmazsa olmazı olsa da dizi/film için vakit bulduğum an onlara da sarıyorum tabi. Şimdi tabi havalar da soğuyunca evden daha az çıkar oldum. Bir de kapalı havanın verdiği buhran yüzünden kimseyi göresim yok ondan böylesi en iyisi bana sorarsanız. Neyse, izlediklerim diyordum.

The Aftermath

Kimse beni yargılamayacaksa itiraf etmek istediğim bir şey var; ben Keira Knightley'i pek beğenmiyorum. Kadında tam olarak ne beni rahatsız ediyor emin değilim ama dönem filmlerindeki başarısını da takdir etmiyor değilim. Filme gelecek olursak; İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya'nın kendini toparlaması sürecinde Hamburg'da görevli olan Lewis Morgan'ın eşi Rachael'ın da yanına gelmesiyle aslında Alman bir mimar olan Stefan Lubert'in evine yerleşmesiyle başlıyor. Lewis görevine tamamen bağlı bir İngiliz askeri olmasına rağmen diğer birçok meslektaşının aksine isyancı, Nazi sempatizanı olmayan Almanlar da olduğuna inanarak evlerine yerleştikleri Stefan ve kızı Freda'ya çok iyi davranmaktadır. Rachael ise savaşın yaralarını hala zihninden silemediği için hem Almaya'da olmasından kaynaklı hem de savaş sonrası kocasıyla arasında oluşan soğukluğun acısını çevresindekilerden çıkarmaktadır. Zaman içerinde aynı ev içerisinde kocasından uzaklaşıp Stefan'la yakınlaşmaya başlayan Rachael içindeki hesaplaşmalardan kurtulup kendine yeni bir yol mu çizmeyi seçecek yoksa ailesini kurtarmaya mı çalışacak bunu izliyoruz. Film, savaş sonrası dönemde geçtiği için biraz karanlık olsa da bana sorarsanız oldukça iyi işlenmiş. Güven kazanmaya çalışan Alman vatandaşları, isyancılar, savaş sonrası harabeye dönmüş bir şehir vs. ne eksik ne de abartıydı. Daha önce filmin çok kötü olduğuna dair yorumlar karşıma çıkmış olsa da ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Filmi gayet keyifle izledim ve dönem filmi sevenlerin de aynı şekilde izleyeceği kanaatindeyim.

Alias Grace

Margaret Atwood'un aynı isimli kitabından uyarlanan Netflix dizisi, yıllarca suçluluğu/suçsuzluğu ispatlanamamış Grace Marks'ın tutukluluğunun 15.yılında Dr. Simon Jordan isimli bir psikiyatra hem hayatını hem de işlenilen cinayetin iç yüzünü kendi gözünden anlatmasını konu alıyor. Daha çocuk denilebilecek yaşta annesini kaybetmesi ve kardeşlerinin sorumluluğunu alması, kendi babası tarafından istismar edilip daha sonra bir eve hizmetçi olarak verilmesi aslında Grace'in hayatı boyunca yaşadığı zorlukların sadece minik bir kısmı denilebilir. Annesini kaybettiği sırada yanında olan yaşlı bir kadının annesinin ruhunun özgürleşmesi için bir cam açılmasını gerektiğini söylemesiyle Grace'in çocuk aklı annesinin sonsuza kadar huzura eremeyeceği fikrine kapılır ve bunun çöküntüsünü yaşar. Aynı zamanda en yakın arkadaşı olan Mary'i kaybettiğinde de camı açmayı unuttuğunu fark eder ve o noktadan sonra daha fazla şoku kaldıramaz. Bir cinayet işlenir ve bunun azmettireni olsun, cinayeti işleyeni olsun Grace açısından bu hep muallakta kalır. Olayları hatırlamasına ve Grace'in aslında gerçekten suçlu mu yoksa suçsuz mu olduğunu anlamaya çalışan Dr.Jordan da zaman zaman hastasına nasıl yaklaşması gerektiğine karar veremez ve sonuç onun için de kesinlikle beklemediği bir şekilde gerçekleşir. Aslında diziyi izlemeye başladığım an bırakıp ilk önce kitabını okuma isteği uyandı bende, çünkü diziler filmlere nazaran daha uzun ve detaylı olsa da bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi geldi ama başladıktan sonra yarım bırakmanın pek de mümkünü olmayan bir dizi çekmişler. Oyunculuklar olsun işlenme şekli olsun dizi gerçekten çok hoşuma gitti ve kesinlikle herkese tavsiye ediyorum. 


Bir de bonus olarak;

Kardeşini Doğurmak

Bu kitabı tavsiye etme konusunda aslında oldukça kararsızdım doğrusu. Ben okurken bile dışarıda gören insanlar olsun kendi ailem olsun adından rahatsızlık duyduklarını dile getiriyordu sürekli ama sonradan tam olarak bunun böyle olması gerektiğini düşünmeye başladım. Evet, insanlar böyle bir başlık gördüğünde bile bundan rahatsız oluyorken, bu konuda sürekli olarak bir "sus, ayıp", "bu çok sapıkça bir şey konuşulmamalı", "ensest mi? bu hiç doğru değil" cümleleri ortalarda gezerken insanların bu gerçeklerden kaçmayı bırakıp bunun farkındalığını yaşaması ve özellikle o küçücük bedenleri koruyabilmek adına neler yapabileceklerini, kiminle iletişim kurabileceklerini, çocuklarına nasıl bir yaklaşım sergilemeleri gerektiğini öğrenmeleri gerekiyor. Büşra Sanay da aynı düşüncelerle yazıyor bu araştırma yazısını. İçindekiler ne bir kurgu ne de tek bir kitleyi hedeflemiş durumda. Bilir kişilerle yapılan röportajlar, istismar mağdurlarıyla olan görüşmeler, haberler vs. bütünüyle insanın kanını donduran olaylar ama gerçekler. Bana sorarsanız herkesin okuması ve bu konuda bilinçlenmesi gerekiyor. Mesela herkeste bir yargı var bu olaylar hep doğuda gerçekleşiyor diye ama kitaptan öğreniyoruz ki bunun doğruluğu gösteren doğru düzgün bir kaynak ve araştırma aslında yok. Herkeste bir kendinden uzaktaki insanı kötüleme ve küçümseme söz konusu. Oysa ensest ve istismar küçük büyük şehir fark etmeksizin Türkiye'nin hatta Dünya'nın her yerinde olan bir gerçek. Kitabın bir yerinde diyor ki "Bir toplumun Müslüman olması o toplumda cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık gibi hiçbir suç işlenmediğini göstermez. Bu hüküm ensest meselesi için de geçerlidir. Kısacası, insan varsa, orada her şey olabilir ve iyi ya da kötü her türlü tecrübe yaşanabilir." normalde kitaplarda cümlelerin altını çizmem ama bunun altını çizdim çünkü gerçekten doğru. Söz konusu insansa her türlü pislik gerçekleşebiliyor. Kısaca Büşra Sanay'ın Kardeşini Doğurmak isimli kitabını özellikle anne babalar olmak üzere herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. 

12 Nisan 2016 Salı

Başka Dilde Aşk -Mia Sheridan

Yabancı yayınlarına para kazandırmaya devam ederken sıramı bozarak okuduğum Mia Sheridan'ın güzel karakteri Archer'dan bahsetmek istedim, tutamadım kendimi. Aslında kendi hayatıma saçma sapan erkekler sokup çıkardığım için sanırım böyle hayali erkeklere sarmaya başlıyorum yine. Hoş Archer ne kadar pek benlik biri olmasa da hayallerde iyi en azından diyerek kitap hakkındaki yorumuma geçiyorum.

Tanıtım bülteni;

Başka Dilde Aşk, korkunç bir gecenin hatıralarına zincirlenmiş bir kadının ve sevgisiyle o zincirleri kırabilecek adamın hikâyesi.

Geçmişin acı yüklü izlerini taşıyan sessiz bir adamın ve sesini bulmasına yardım edebilecek kadının hikâyesi.

Acının, kaderin ve aşkın iyileştirici gücünün hikâyesi…


~~


Bree Prescott altı ay önce sahip olduğu tek ailesi olan babasını trajik bir şekilde kaybetmesi ve kaybederken yaşadığı bir travma yüzünden kaçmayı en doğru şey olarak düşünüyor. Gittiği küçük kasabada neler yaşadığını herkesten saklayıp sakinleşene kadar kalacağı yerde yeni bir hayata başlıyor. Yeni sakin hayatı için de yaptığı ilk şey bir restoranda garson olarak işe başlamak oluyor. Edindiği yeni arkadaşlar ve sonrasında gelen aşkla da yeni bir hayata yelken açıyor.

Bree'den bahsetmek yeter çünkü ne kadar her şeyi ondan dinlesek de asıl karakterimiz Archer diye düşünüyorum. Yedi yaşında annesi ve amcasının kaçarken babasının kendine zarar vermesi sonucu büyük yaralar alan ve sonrasında büyük amcasıyla büyüyen çocuğumuz kaldığı amcasının biraz şizofren olması nedeniyle dış dünyaya neredeyse tamamen uzak büyümüş, hiçbir şeyden haberi olmayan biri. Hayatına nasıl girdiğini anlamadığı Bree'yle hiç görmediği bir dünya görüyor ve o da aşkı Bree'de buluyor tabi.

Aslında yaşanan trajedileri burada anlatmış olsam "öyh bu ne be! Başka bir şey kaldı mı?" diye tepki verilebilir ama olay işleyişi güzeldi şimdi hakkını yememek lazım. Bree'nin başından geçen hiçbir kadının kaldıramayacağı türden ve aynı şekilde Archer'ın da. Kitapta olması gereken her şey vardı; iki iyi insan, kötü geçmiş, aşk, ikisi arasına giren kötü başka bir karakter vs vs hepsi mevcut kitapta ama en yoğun işlenen Bree ve Archer'ın aşklarının temeli. İlk karşılaştıkları yerden tutun birlikteliklerinin işleyişine kadar en çok detay bu konudaydı. Ne Archer'ın kötü kuzeni Travis o kadar problem çıkardı ne de onun annesi. En çok onların aşkı.

Tamam kitap iyi güzel de %100 değil tabi. Her genç kız benim gibi kitap karakterlerine ben de abayı yakar başka bir kitaba geçene kadar onun adını sayıklar dururum ama Archer biraz normalin üstü bir karakterdi. Evet aslında bütün ana karakterler öyle oluyor ama Archer biraz daha üstün yetenekliydi. Örneğin çocuk kitaplarda okuyarak benim yıllarca aldığım eğitimi hiçe sayıp herkesin hayran olduğu bahçesini kendisi tek başına yapmış. -Hayır kesinlikle kıskanmıyorum, ne münasebet- Bir şeyler öğreneceği zaman da efsanevi bir şekilde iyi oluyor derken o kısım biraz abartı geldi bana. Tamam mükemmel erkek de bir yere kadar.

Kitabı genel olarak beğendim. Karakterlerin iyice içine sokup adım adım tanımamızı sağladığı için sıkmadı. Zaten konusu ve dili olarak düşününce de boş zaman geçirmek için ideal kitaplar listesine girebilir.

8 Nisan 2016 Cuma

Tesadüf -Jamie McGuire

Kitap okumaya oldukça uzun bir ara verdikten sonra en sonunda yeter diyerek son aldığım kitapları bir sıraya koyup teker teker okuma kararı aldım. Sıraya koyma şeklim ne kadar uzunluklarına göre olsa da olsun en azından bir sıra var ortada. Tatlı Bela ve Maddox kardeşlerden sonra Jamie McGuire'e sardığım zaten az çok belli oluyordu diye "ne kadar kötü olabilir ki?" dedim ve konusuna baktım. Konu da ilgimi çekince aldım tabi hemen. 

Tanıtım bülteni;

Erin Easter, Blackwell Lisesi'ndeki üç Erin'den biriydi; bu üç kız sadece isimlerini değil doğum tarihlerini de paylaşıyorlardı. İlgisiz, tek bir ebeveyn tarafından büyütülen Erin Easter, Weston Gates'e uzaktan uzağa hayranlık duyuyordu. Erin A. ve Erin M. kasabanın iki sevilen kızıydı: Kasabanın en zengin iki ailesinin kızları, en yakın arkadaşlar, ponpon kızlar ve Erin Easter'ın olamadığı diğer her şeylerdi; ve Erin Easter'ın bunu unutmasına da asla izin vermiyorlardı.

Weston Gates sevilen bir sporcuydu ve iki başarılı avukatın oğluydu. Soyadının gerektirdiği hayatı yaşamak için kendi arzularından vazgeçmiş, günlerini soyadının baskısı altında geçiriyor ve gizliden gizliye Erin Easter'a ilgi gösteriyordu; onun daha farklı bir hayat yaşaması gerektiğine inanıyordu. Ve sekizinci sınıftan beri Erin A. ile çıkıyordu. Bir tesadüf eseri akşamları Erin Easter ile takılmaya başladıktan sonra kendi gelecek hayallerine ve duygularına sahip çıkma cesaretini göstermeye başlamasıyla işler kendisi ve Erin Easter için değişmeye başlamıştı.

Fakat şoke edici bir trajedi küçük kasabayı sarstığında Erin Easter'ın hayatı mümkün olan en iyi şekilde altüst oldu. Peki, ya hayallerine kavuşmak sandığı kadar basit değilse, ya bildiği hayat çok daha karmaşık hale gelirse?

~~

Üç farklı Erin ve bahsi geçen tek çocuk Weston olunca insan bir "hmm nasıl işler olacak acaba" diyor kendine ama beklentiyi yüksek tutmamak gerekiyor çünkü bir şey olduğu yok. Öyle zınk diye "beğenmedim" demek doğru değil ama 152 sayfa kısacık bir kitaptan bahsediyoruz burada ve neresinden tutarsam tutayım yazı spoiler dolu olacağı için mümkün mertebe az yorum yapmaya çalışıyorum. Evet, kitabı beğenmedim. Çünkü; Erin'ların hiçbiri hakkında tam bir şey söylenmiyor. Esas kızımız Easter ama onun hakkında bile yeterli bilgiye sahip olamıyoruz ki kitap zaten lisenin son birkaç ayını içeriyor sadece. Kitap daha çok bir ön gösterim gibi olmuş diyebilirim. Weston ve Erin'ın üniversite öncesinde neler yaşadığını, ilişkilerinin temelini nelerin oluşturduğunu ya da Erin'ın ailesinin nasıl insanlar olduğunu bize göstermek için elimize tutuşturulmuş bir broşür sanki. Her şey yarım benim gözümde. 

Erin Easter ve Erin Alderman hakkında yine az buz bir şeyler var ama olduğu söylenen Erin Masterson neredeyse hiç görünmedi. Sanırım arkada yürüyen kızdı Erin Masterson. İlk bölümde bir isimler karışmasın diye ona Sonny dendiği söylendi onun dışında sadece son bölümde "bir şey" olduğu için tekrar adı geçti... Neden vardı o karakter hiç belli değil anlayacağınız. 

Kitabın diğer kısımları ele alınınca dediğim gibi ön gösterim gibi bir havası vardı. He kitabın asıl var oluş amacı buysa zaten bir şey diyemem tabi ama yazarın büyük fanı olunmadığı sürece alınması öyle çok önemli bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Tabi serinin diğer kitaplarını da çıkınca alırım ben kesin o ayrı mesele. Umuyorum diğer iki kitap da bu şekilde içinde hiçbir şey olmayan kitaplar değildir yoksa çok üzüleceğim.

14 Ekim 2015 Çarşamba

Tatlı Yalan -Jamie McGuire-

Maddox'ların gizemli ilk çocuklarının kitabını daha Tatlı Bela'yı okurken bile merak ediyordum. Trentondan sonra da bu yüzden hiç zaman kaybetmeden Tatlı Yalan'a başladım.

Bu yazı serinin ilk kitabı olan Tatlı Sır hakkında oldukça fazla spoiler içermektedir.

Tanıtım bülteni;

Tatlı Bela ve Ayaklı Bela kitaplarının #1 New York Times Çoksatan Yazarından. Bir Maddox erkeği severse, bu sonsuza kadardır. Ama ya ilk aşkı siz değilseniz?

Kendini beğenmiş, katı ve acımasız Thomas Maddox, istihbarat bürosunun sahip olduğu en iyi ajandı. Ne kadar hayat kurtarmış olursa olsun, bir tanesi için eli kolu bağlıydı: Küçük kardeşi Travis hapis cezasıyla karşı karşıyaydı. Travis'in tek kurtuluş şansı mafyayla olan sıra dışı bağıydı. Thomas, kardeşi Travis'i kurtarabilmek için FBI ile bir anlaşma yapmıştı.

Liis Lindy işiyle evli, inatçı ve cüretkâr bir FBI ajanıydı ve her nasıl oluyorsa Thomas'ı yumuşatabilen tek kişiydi. Bu da onu Thomas'a eşlik edecek ideal kişi haline getiriyordu. Bir çift gibi görünerek Travis ve Abby'nin bir plajda yapılacak yemin tazeleme törenine katılacak ve Travis'e artık FBI için çalışması gerektiği haberini vereceklerdi. Fakat görevleri sona erip de artık rol yapmalarına gerek kalmadığında ne olacaktı?

Maddox Kardeşler serisinin bu ikinci kitabında, gizemli Thomas Maddox'un dünyasını tanıyacak ve bu anlaşılması güç adamın ilk aşkı olmasa bile son aşkı olmanın ne kadar güzel olabileceğini göreceğiz.

~~

Bir önceki kitapta öğrendiğimiz büyük sırdan sonra Thomas'ın neden kendini ailesinden bir sır gibi sakladığını açık açık bütün sebepleriyle öğreniyoruz ve yine her zamanki gibi çok geçerli bir sebep var ortada! Tabi bir de Thomas'ın büyük sırrını ilk serideki yangından kaynaklı Travis'in öğrenmesi kitabın çıkış noktası. Aslında tanıtım bülteni ve diğer her şey için çıkış noktası desek daha doğru olur çünkü asıl çıkış noktası benim gözümde orası değil de,  Thomas'ın belki de bir defaya mahsus yaptığı kaçamağın onu şok eden bir şekilde karşısında bitmesi oldu. Tabi bu benim fikrim olsa da... Yok ya bariz bir şekilde öyleydi!

Jamie McGuire ne kadar kadın karakterin dilinden yazmayı seviyor olsa da en azından bu kitabın Thomas'ın dilinden yazılmasını çok isterdim. Tamam Liis de geçmişinde kendi çapında olaylar yaşamış, bir nişan atlatmış falan ama Thomas'ınkiler yanında hiçbir şey değildi onlar. Yani doğal olarak Liis'in değil Thomas'ın iç hesaplaşmaları okurun çok daha ilgisini çekebilirdi.

Kendi serisinin ikinci ve Maddox'larla alakalı kitapların beşincisi olmasından kaynaklı olduğunu düşündüğüm bir durum olarak söyleyebilirim ki yazar kendini geliştirmeye başlamış. Öyle ki önceki kitaplarda söylenip durduğum "şu konuyu atladı" "üstünde durması gereken yerin üzerinde durmadı yine..." şeklinde bir durum görmedim. Sadece Thomas ve Liis'in durumundaki karmaşa tek kitaba sığmamalıydı bence. Ne de olsa ortada söz konusu olan şey Thomas'ın ilk aşkı olan Cami ve kardeşi Trenton'ın kabul edilmesi gereken büyük aşkı var. Aslında açık konuşmak gerekirse Thomas kesinlikle kardeşleri gibi aşkından kul köpek olan bir karakter değil. Evet büyük aşık, aşırı değer veren korumacı bir tip ama sorumlulukları ve ailesi söz konusu olduğu zaman aşkını içine gömmeye çalışabiliyor. Diğerlerinin fevriliği yanında oldukça zeki ve oturaklı olması da cabası tabi. Yazarın sürekli aynı kişileri farklı(ama birbirine benzeyen) isimlerle karşımıza getirmemiş olması beni oldukça sevindirdi diyebilirim.

Liis'in hakkında konuşacak olursam tek söyleyeceğim şey onun bir korkak olduğu. "Üzülürüm" korkusuyla kendini ve başkalarını üzmesi kadar bencilce bir hareket olamaz diye düşünüyorum, kaldı ki seni sevdiğini söyleyen bir adam söz konusu olduğunda. Aslında bu konuda yazarken az da olsa çekiniyorum çünkü Thomas'ın bir tartışma sırasında Liis'e Cami demişliği var ki... Benim başıma gelse hangi ortamda olursam olayım kalkar giderim. Ama bu bir kitap ve bu yüzden Liis bu kadar duygusal düşünmemeli!

Yabancı yayınlarında bir süredir göremediğim sayfa düzenini görmüş olmam kitabı ayrı sevdirdi diyebilirim! Zırt pırt sayfa içinde hata bulunca insan ister istemez yayın evinden de seriden de soğuyor ama Maddox'lar kendilerini bıraktırmıyor da. Neyse, Tatlı Yalan için kısaca bir şeyler söyleyecek olursam; önceki kitaplardaki gibi Maddox erkeğinin salt aşkının yanında Thomas'ın ailesine de aslında çok güçlü bir bağla bağlı olduğunu görüyoruz. Hem en büyük çocuk olmanın verdiği ağırlık hem de düşünceleri onu diğer kardeşlerinden fazlasıyla ayırıyor ki bu durumu oldukça sevdiğimi söyleyebilirim.

Serinin her kitabında bir sonraki kitapta kimin işleneceği ve az çok neler olacağıyla ilgili ipuçları veriyor ki bu kitapta Taylor Maddox ve Falyn'ın gelecek kitabın ana karakterleri olduğunu öğreniyoruz. Aslında kitapta Taylor'ı görünce ilk işim goodreadsa bakmak oldu ve onun kitabı da hemen karşımda belirdi. -şurada- Türkiye'de ne zaman çıkar bilmiyorum ama içimden bir his Taylor'ın Travis'den çok daha çocuk olacağını söylüyor. Eh artık onu da bekleyip göreceğiz.

5 Ekim 2015 Pazartesi

Tatlı Sır -Jamie McGuire-

Kitabın iyi kalitede Türkçe kapağını bulamadım...



Hızımı kesmeden Jamie McGuire kitaplarıma devam ediyorum. Zaten daha önce Tatlı Bela serisinden de şurada bahsetmiştim. Şimdi sıra tavırlarına aşık olunacak Travis'in abilerinden Trenton'ın aşkını ele almaya.

Tanıtım bülteni;

Çocukluk yılları gereğinden fazla erken sona eren, özgür ruhlu Camille "Cami" Camlin, üniversitenin ilk yılından sonra kendi evine çıkmıştı ve hayatını istediği gibi yaşayabilmek için çabalıyordu. Red Door'da çalışmak ve okula gitmek dışında başka bir şeye ayıracak vakti yoktu. Ta ki erkek arkadaşını görmek için çıkacağı seyahat iptal olana kadar... Şimdi önünde, yıllardır ilk defa ne yapacağını bilmediği bomboş bir hafta sonu vardı.

Trenton Maddox, Eastern State Üniversitesi'nin kralıydı. Arkadaşları onun gibi, kadınlarsa ona sahip olmak istiyorlardı ama trajik bir kazadan sonra hayatı altüst olmuş, okulu yarım bırakmıştı.

Kazadan on sekiz ay sonra Trenton, dul babasıyla aynı evde yaşayıp yerel bir dövmecide çalışıyor, babasına faturaları ödemesinde yardımcı oluyordu. Tam hayatının normale dönmeye başladığını hissettiği günlerin birinde, Red'de yalnız başına oturan Cami'ye rastladı.

Gürültücü kardeşleriyle başa çıkmaya alışkın olan Cami, Trenton Maddox'la başlayan yeni arkadaşlığını da idare edebileceğini düşünmüştü. Ama bir Maddox erkeği, âşık olduğunda bu sonsuza dek sürerdi; âşık olduğu kız, altüst olmuş dünyasını tamamen yıkabilecek kişi olsa bile...

~~


Tanıtım bülteni zaten her şeyi açıklıyor aslında. Kitap Cami'nin T.J. adında uzak mesafe ilişki yaşadığı sevgilisine olan bağlılığıyla başlayıp daha sonra Trenton'un cazibesine yavaş yavaş kapılmaya başlamasıyla devam ediyor. Ama ortada oldukça büyük bir sır var ve bu sır kitabın son sayfasına kadar okura söylenmiyor. En başta "kesin abartılacak saçma sapan bir şeydir bu da ya" desem de kitabın bitimindeki o üç kelime küçük dilimi yutmama neden oldu. Sürekli üstü kapalı bir şekilde "biz birlikte olamayız, bilmediğin şeyler var" diye gezinen Cami kitap boyunca "bir sus be kadın, ne büyük derdin varmış! Söyle artık sen de kurtul biz de" dememe sebep olsa da Abby'nin hareketleri kadar beni sıktı diyemem. Onda da saklanan bir sır vardı ama Cami'nin sırrı Abby'nin sırrını döver geçer. Aynı zamanda Maddox erkeklerini yazarın tek bir tipe dayalı anlatması neden bilmiyorum ama hoşuma gitti. Baba Jim Maddox nasıl aşık bir adamsa onun çocukları da aynı şekilde aşk adamları. Travis'e zaten hayran kalmışken bir de Trenton çıktı başıma. Hatta inanıyorum Thomas da yolda geliyor.

Yazar ilk kitapta sır olarak saklanılan konu açısından beni pek tatmin etmeyip bu kitapta tatmin etmesinin yanında yine anlatması gereken bir konuyu üstün körü geçti ki o da Trenton'ın okul hayatını neden bıraktığı? Bu konu hakkında minicik bir sebep ortaya sunmuş olsalar da olayı tam olarak anlatmamaları pek iyi olmamış bence. Hoş, bu durumun Trenton üzerindeki etkilerinin hala sürdüğünü yazar bize göstermiş olsa da olayı anlatmayınca bunun da pek bir değeri kalmıyor.

Kitapla ilgili fark ettiğim şeylerden biri yazarın kardeş olan karakterlere birbirine uygun isimler vermesi ki örneğin Maddox kardeşler Thomas, Tyler, Taylor, Trenton ve Travis'di yani hepsi T harfiyle başlıyordu. Tatlı Sır'da ise Cami'nin kardeşleri Chase, Coby, ve Clark olarak C harfiyle başlıyor. Yazarın ne amaçla böyle bir şey yaptığını bilmiyorum ama bütün isimler mi birbirine uygun olur ya? Kardeşleri kardeş olduğu için her anlamda uyumlu yapmayı seviyor anlaşılan. Bizim için tek artısı bu durumun karakterlerin kim olduğunu kolay hatırlamamızı sağlıyor. Hoş, Cami'nin kuzeni olan Colin'i de kardeşlerden sandım bir ara ama bu benim dikkatsizliğimden kaynaklı bir şey, kesinlikle yazarla alakalı değil. Kitapta bir de Tatlı Bela serisinde Abby'nin en yakın arkadaşı olan America ve Tatlı Sır'da Cami'nin en yakın arkadaşı olan Raegan'ın karakter olarak birbirilerine fazlasıyla benzemeleri. Bahsettiğim burada ikisinin de baskın karakterde olmaları değil tabi, okuyunca neredeyse aynılarmış hissi veriyor kitap.

Yabancı yayınlarının özellikle Tatlı Bela serisinde de karşıma çıkan yazım ve noktalama hataları Tatlı Sır'da da vardı. Bunun hiç şaşırtmamış olduğunu söylemem gerekiyor ki artık alıştım o şekilde okumaya... Yazı dili de önceki seriyle aynı olduğu için o konuda bir şey söylemek anlamsız ama çok komik bir çeviri hatası vardı kitapta. O hata da, Cami'nin sürekli "ağabeyler" diye bahsettiği kişilerin aslında kendisinden küçük erkek kardeşleri olan Clark, Chase ve Choby olması. Birçok yerde aynı anda bahsedilmediği için Cami'nin bir ya da birkaç ağabeyi olduğunu düşünmüşsem de Clark'ın bir bölümde "sen en büyüğümüzsün" demesi aslında o kısmın bir çeviri hatası olduğunu yüzüme çarpmış oldu. Tabi bir de yine aynı bölüm içerisinde geçen bir cümlede kardeşlerinden ağabeylerim diye bahsetmesi de bunu kanıtlar nitelikteydi tabi. Hala anlamıyorum Yabancı yayınları çok güzel, sevdiğim bir yayın eviyken nasıl böyle anlamsız hatalarla kitap çıkarabiliyor?

Tatlı Sır Maddox kardeşler serisinin ilk kitabıydı ki ben oldukça beğendim kedisini. Belalı Düğün'de "Trenton neden böyle bir şey yapıyor ki?" dediğim bir olayın bile cevabını alıyoruz bu kitapta ki sırf o olay yüzünden serinin ikinci kitabı olan Tatlı Yalan'ı iple çekiyorum.

27 Eylül 2015 Pazar

Tatlı Bela/ Ayaklı Bela/ Belalı Düğün -Jamie McGuire

Yabancı yayınlarının çalışanlarına maaşlarını ben ödüyormuşum hissini uyandıran alışverişlerime devam ederek Jamie McGuire'nin Türkiye'de çıkan bütün kitaplarına el attım. Tatlı Bela serisinden önce Araf-Cehennem-Cennet serisini okumak istesem de kronolojik sırayı bozmak istedim ve ilk kitap olan Tatlı Bela'dan başladım. Normalde kitaplardan toplu olarak bahsetmesem de bitirdiğim serileri bu şekilde ele almak daha doğru göründü gözüme. Neyse tanıtım diyordum...

Tatlı Bela


Tanıtım Bülteni;

Abby Abernathy karanlık geçmişiyle arasına mesafe koymuş olan, alkol kullanmayan, küfür bile etmeyen kendi halinde bir kız, fakat hayatını dövüşerek kazanan ve vücudu dövmelerle kaplı yakışıklı Travis Maddox onun hayatını değiştireceğe benziyor. 

İyi kız ve kötü çocuk… Bu birliktelik bir aşkın mı habercisi yoksa bir felaketin mi?

Tatlı Bela sadece bir "bestseller" değil, uluslararası bir fenomen. Yayımlandığı günden beri tüm dünyada büyük yankı uyandıran bu kitabı okumayan kalmayacak.

~~

Bir ilk kitap için fena değil diyebilirim sanırım. Kitap Trav'in Abby'e olan askıntılığıyla başlayıp sonuna kadar aynı istikrarda gitti. Ama bir ara Travis gibi bir sevgilim olsa arkamda her şeyi bırakarak şehir ya da ülke değiştiririm diye düşünmedim desem yalan olur. Adam o kadar yapışkan ki! Ama bir yerde hep hissettirdi o saplantısının stalkerlık dışında aşk olduğunu ki bu yüzden Trav'e kızmadan Abby'e kızarak geçirdim kitaptaki birçok yeri. Özellikle "ilk" terk etme sonrasında kitabı bırakmayı düşündüm çünkü "Abby bu kadar aptalsa bu kitap okunmaz!" diye kendimce bir atar yaptım. Kitabın en rahatsız kısımları da oralardı benim için hatta. 

Abby kitabın yarısından çoğunda geçmişinden kaçmak istediğinden bahsedip duruyordu. Yazar o kısımda birazcık gizem katmak istemiş olsa da konu oraya gelince olayı çok hızlı geçti gitti ama o kadar üzerinde durmaya fırsatım olmadı onun çünkü Abby'ye hak verdiğim Travis içinse üzüldüğüm olaylar yaşanmaya başlamıştı. Şimdi ne kadarlık bir kısımdan bahsedersem spoiler olur emin olamadığım için susmayı doğru buluyorum.

Kitapta birçok yan karakter vardı ama söz edilesi iki kişi vardı ki onlar da America ve Shepley. Shepley Travis'in kuzeni ve aynı zamanda ev arkadaşı, America ise Abby'nin çocukluk arkadaşı ve Shepley'in sevgilisi. Çalkantılı ilişkileriyle Abby ve Trav söz konusu olunca Shepley ve America çok kusursuz bir çiftti diyebilirim. Aslında dıştan bakıldığında America zaman zaman çok Türk kızı ve Shepley de çok kılıbık bir izlenim veriyordu ama yine de onları daha çok okumak daha hoş olabilirdi. Özellikle America'yı...

Kitapla ilgili ya da yayın eviyle ilgili büyük bir şikayetim var. Daha önce Optimum yayınlarından çıkan Gabriel'in Cenneti kitabında da yaşadığım ama yayın eviyle iletişime geçip çözdüğüm sorunun aynısı Yabancı yayınlarında da karşılaştım. Kitapta aklınızın alamayacağı kadar yazım ve noktalama hatası vardı. En başta tırnak işaretlerinin yanlış yerde olması ya da hiç olmaması sorun etmesem de daha sonradan nokta olması gereken yerde kullanılan virgül ya da yanlış-eksik yazılmış kelimeler beni kitaptan oldukça soğuttu. Sorun belki 3.baskıyla ilgilidir ya da yanlışlıkla piyasaya sürülen bir basımdır bilmiyorum ama ben ilk kitap için verdiğim paraya ister istemez üzüldüm.

Ayaklı Bela


Tanıtım Bülteni;

Aşıksan başın belada!

Abby Abernathy; geçmişini unutmak için kalkıp uzak bir şehre okumaya gelen, temkinli, kendi hâlinde bir kız. Travis Maddox; hayatını dövüşerek kazanan ve aşka inanmadığı için tek gecelik ilişkilerle avunan bir erkek. Aşk ve bela birbirine hiç bu kadar yakışmadı...

Travis annesinden hayatla ilgili iki şey öğrendi: Aşkı bul. Ve onun için ölümüne mücadele et. 

Bu hikâyeyi biliyorum demeden önce bir kez daha düşünün. Her aşk hikâyesinde iki taraf vardır: Esas oğlan ve esas kız. Tatlı Bela'da esas kızı dinledik; peki ya, esas oğlan? 

Bir erkeğin aşkı için verdiği mücadeleyi kendi ağzından tüm içtenliğiyle dinlemeye hazır olun...

~~

Açık konuşmak gerekirse neden yazıldığını anlamadığım bir kitap olmuş Ayaklı Bela. Kitap bir öncekinin aynısı ama bu sefer Travis'in ağzından anlatılmış versiyonu. Peş peşe okuduğum için okurken oldukça sıkıldığımı söyleyebilirim ama itiraf etmem lazım olayları sürekli kaçan Abby'nin dilinden değil de aşık çocuk Travis'in ağzından okumak çok daha güzeldi. Seriyi okumak isteyen olursa iki kitabı almak yerine sadece birini -ki benim önerim ayaklı bela- alması çok daha doğru bir karar olur hem 19tl de kara geçmiş olursunuz.

Travis'in önceleri nasıl Abby'i yatağa atma planı olduğunu daha sonra yavaş yavaş ona bağlandığını anlaması, kendini ona layık görmemesi ve daha sonra onu bırakmamak için yaptıkları oldukça güzeldi. Yani anlayacağınız tam olarak ideal aşık ve erkek modelini oluşturuyor Travis -genç kızların saf fantezileri için birebir- 

Kitabın sonundaki epilog bölüm 5.çıkan kitapla ilgili spoiler içermesi beni biraz kızdırdı. İçeriği bilmeyince sorun olmazdı belki ama elimde 5.kitap da olduğu için bu durum beni pek memnun etmedi.

İşin iyi yanı ikinci kitap ilk kitap gibi yazım ve noktalama hatası dolu değildi. Yayın evine bu konu hakkında bir mail atmış olsam da geri dönüş alamadığım için biraz kızdım. Neyse ki bu durumun ilk kitapla alakalı olması iyi bir şey.
Çeviriyle ilgili bir sıkıntım var aslında. Karakterlerin birbirlerine "kanka" demeleri bir nebze kabul edilebilir bir durum olsa da "hocam" demeleri... Ya da biraz fazla Türk ağzına sahip olmaları gözüme battı. İlk kitapta daha çok olsa da bu kitapta da "hacı nabıyon ya" şeklinde bir dil kullanılmıştı ki sanmıyorum orijinali öyle olsun. 

Belalı Düğün



Tanıtım Bülteni;


Abby Abernathy beklenmedik bir şekilde Bayan Maddox olmuştu. Abby ve Travis'in bir anda ortadan kaybolarak, Vegas'ta evlenmeleri hakkındaki her şey bir sırdı… 


Şimdiye kadar Abby neden Travis'e bir anda evlenme teklif etmişti? Düğünden önce neler yaşanmıştı? Bütün bunları başka kim biliyordu? Ve en önemlisi Travis ve Abby için gerçekten bir mutlu son var mıydı? Tatlı Bela ve Ayaklı Bela hayranlarının tüm soruları bu kitapta cevaplanıyor!

~~

Arkadaşlar, son kitap elimde süründü! Kendisi çok ince ve aslında hemen bitirmelik bir kitap olsa da Abby'nin ağzıyla başlayan kitap bende "lanet sürtük! Sen Trav'i haketmiyorsun!" diyerek kitabı bir kenara bıraktım ve yaklaşık 1 ay kadar o köşede durdu. Daha sonra "yazar acaba son kitapta ne anlattı" dememle de tekrar elime aldım. 

Kitap adı gibi Abby ve Travis'in düğününü anlatıyor. Yani çocuklar o korkunç olaydan eve dönüyor ve kısa bir süre sonra Vegas'a uçuyorlar. Daha sonra da dünya üzerindeki belkide en hızlı düğün için kolları sıvıyorlar ki ikisinden başka kimse yok. Ne America ne de Shepley, sadece ikisi. Kitabın yarısını zaten daha önceden iki kitabın onunda da okuduğumuz için bir sürpriz olmuyor. Onun dışında tipik Abby zaten. Travis nasıl sevdi onu öyle anlamış değilim. Ama kitabın tamamında (147 sayfa) sadece evlenmeleri... Jamie McGuire neden 3.kitabı yazdı aklım almıyor.

Diğer iki kitaba nazaran bu kitapta dil sürekli değişiyordu. Bir bölüm Abby'nin ağzından bir bölüm Trav'in ağzından şeklinde. Bunu her seferinde dile getiriyor olsam da bir kitapta en sevmediğim şeydir dilin değişmesi. Neyse, Abby'nin bölümleri bir kenara Trav'in bölümlerinde çiçekler, böcekler, kalpler, gökkuşakları falan saçtım her yere çünkü Trav inanılmaz şapşal bir aşık. Anlayacağınız yazar erkek karakteri gerçekten genç kızlara özel işlemiş ve ideal erkeği bulmuş. Şu dünyada Trav gibi biri olmaması çok üzücü olsa da eğer gerçekten olsaydı eminim Abby gibi gereksizin tekini bulur ona kaptırırdı kendini.

Hiç üç kitapla da uğraşmadan direkt 1. ya da 2. kitabı almak en doğru karar bence. Son kitap zaten anlamsızken bir de 1 ve 2yi ayrı ayrı okumak biraz okuycuyu sıkabiliyor. Belki birini okuduktan sonra başka bir kitap okuyup sonra diğerini okusaydım ben aynı sıkıcı etkisi olmazdı ama peşpeşe aynı konu, farklı anlatımlar biraz gereksiz hissettirdi. Kitaptan nefret ettim diyemem Travis'i, America'yı ve Shepley'i çok sevdim ama Abby fazla ergendi. Hoş 19 yaşında bir genç kızdan başka ne beklenirdi bilmiyorum ama Abby'nin iticiliği Travis'in sempatikliğiyle ne kadar laf etsem de üç kitabı da bana okuttu. Yani en azından minik bir övgüyü hakediyor diyebilirim.

2 Ağustos 2015 Pazar

Marslı -Andy Weir

Son zamanlarda karşıma sürekli olarak getirilen ama benim "adam yazar değilmiş neden okuyayım ki" dediğim yazar Andy Weir bana inanılmaz bir kapak yapmış Marslı kitabıyla. Tanıtım bültenini verip kitap yorumuna geçmek için sabırsızlandığım nadir anlardan birindeyim şuan.

Tanıtım bülteni;

Goodreads okurlarına göre 2014'Ün En İyİ Bilim kurgu ROMANI! Altı gün önce, Mark Watney Mars'a ayak basan ilk insanlardan biriydi. Şimdi ise, orada ölmesi neredeyse kesin.

"Çok uzun zamandan beri okuduğum en iyi kitap. Zeki, eğlenceli ve gerilim dolu. Marslı, bir romandan isteyebileceğiniz her şeye sahip."
-Hugh Howey, Wool serisinin yazarı-

"Sürükleyici… Defoe'nun Robinson Crusoe'su sanki daha zeki biri tarafından yazılmış gibi."
-Larry Niven, Hugo, Nebula ve Locus ödüllü Halka Dünya romanının yazarı-

"Bu kitap tam da benim gibi okuyucuların seveceği türden."
-John Scalzi, Yaşlı Adamın Savaşı serisinin Hugo ve Locus ödüllü yazarı-

"Andy Weir'in yazdığı Marslı şimdiye kadar okuduğum en iyi bilimsel bilim kurgu romanı. Bu romanı -başka bir kitap hakkında hiç böyle bir şey söylemedim- edebi anlamda da elden bırakmak mümkün değil." 
-Dan Simmons, Hugo ödüllü Hyperion serisinin yazarı-

"Marslı aklımı başımdan aldı!"
-Ernest Cline, Başlat romanının yazarı-

"Aksiyon ve uzay macerasının kusursuz bir karışımı."
-Library Journal-

~~

Aslında tanıtım bülteni kitap için oldukça yetersiz diyebilirim. Tamam önemli okurların kitap üzerindeki yorumları ilgiyi arttırır ama özellikle Marslı gibi bir kitapta içerik hakkında biraz daha bilgi veren birkaç cümle fena olmazdı bence. Neyse tanıtım bülteni önemli değil zaten çünkü okur ilk bölümün birkaç sayfasında bağlanıyor kitaba.

Tanıtım bültenine laf ettikten sonra içerikten biraz bahsetmezsem saçma olur diye düşünüyorum. Mark Watney, Mars'a yollanılan Ares 3 araştırma programının 6 üyesinden biridir. Ares 3 Mars'ta geçirdikleri 6.günde -ki bu sol diye ifade ediliyor kitapta- NASA'nın beklemediği büyüklükte bir kum fırtınasıyla karşı karşıya gelirler ve bundan kaynaklı görevleri iptal edilip Dünya'ya dönme emri alırlar. Bu kum fırtınası sırasında da Ares 3 mürettebatı Mark'ın öldüğünü düşünerek onu Mars'ta bırakır ve Dünya'ya geri dönüş için zorlu bir mücadeleyle Hermes'e geri dönerler. Kitapta tam olarak burada başlıyor, yani Mark'ın elinde yeterli kaynaklar olmadan, Dünya'yla iletişimi yokken hayatta kalma mücadelesi kitabımızın konusu.

Kitabı okumaya başladığımda her ne koşulda olursa olsun Mark'ı Mars'ta bırakmış olmaları beni çok sinirlendirdi. Tabi daha sonra yazarımız Andy NASA'nın böyle bir prosedürü olduğunu, MTA'nın (Marsa Tırmanış Aracı) ağırlık konusundaki hassasiyetini dile getirince durum oldukça mantıklı oldu diyebilirim. Zaten kitapta kusur bulamadım desem yeri. Mark'ın hayatta kalmak için kullandığı botanik bilgileri ve aynı zamanda makine mühendisi olmasının ona verdikleriyle harika işler ortaya koyuyor ve aynı zamanda mürettebatın en laylaylom adamı olmasından kaynaklı kendi durumuyla sürekli eğlenir halde.

Yazı dili daha çok Mark'ın ağzından olduğu için kitap okuru oldukça güldürüyor. "Adam ölümle burun burna nasıl komik olabilir" derseniz de cevap basit. Mark eğer o karakterde bir adam olmasaydı yalnız geçirdiği 2.solda yüksek doz morfin alarak kendini öldürürdü. 

Marslı bilim kurgu severlerin kesinlikle okuması gereken bir kitap. Bilim kurgu film ve oyun seven kişilerin de aslında kesinlikle okumaları lazım çünkü her şeyiyle mükemmeldi. Zaten başladım ve güle oynaya kitabın yarısına geldim daha sonra gerilimi tam içimde hissettim ve kitabı sonlandırdım. Kurgu, ilerleyiş, final ve karakterler tam olması gerektiği gibiydi. Figüran yok denecek kadar azdı ki bu benim için çok önemli oluyor kitapta gereksiz isim ya da kafa karışıklığı olmaması bakımından. Herkes yerli yerindeydi anlayacağınız.

Kitabı okuyan ve çok seven arkadaşlarımın söylediği ama benim pek takılmadığım bir nokta, kitabın çok fazla teknik bilgi içermesi. Benim gözüme batmadı bu durum çünkü dediğim gibi kitap aslında Mark'ın Mars'ta geçirdiği zamanı anlatan bir günlük ve neyi ne şekilde yaptığını anlatması oldukça normaldi. Bir ara derste gibi hissetmiş olsam da bu kitabın olması gereken bir kısmı olduğu için benim gözümde problem olmadı.

Kısaca demek istediğim 2 Ekim 2015te kitaptan uyarlama film vizyona girmeden önce herkes kitabı okumalı. Matt Damon'ın Mark Watney olarak oldukça başarılı bir iş çıkaracağından emin olsam da uyarlama filmler her zaman eksik ve boştur bu yüzden kaçırılmaması gereken bir kitap.

17 Temmuz 2015 Cuma

Gözlerindeki Canavar -J. M. Darhower


Daha önce Zamska'nın şuradaki yazısında görüp aslında okumayacağım dediğim bir kitap olmasına rağmen arkadaşımda görüp "madem para vermiyorum o zaman alayım" dediğim bir kitap oldu kendisi. Tatilimin en mis kısmında okumuşken de üzerine konuşmazsam rahat etmem diye bir şeyler yazayım dedim. Öncelikle tanıtım bülteni;

Kırmızı Başlıklı Kız, Koca Kötü Kurt'a âşık olursa… Ignazio Vitale iyi bir adam değildi. Onu ilk gördüğümde tehlikeyi sezmiştim. Karanlık ve öldürücü… Büyüleyici ve ürkütücü... İstediğim her şey ve ihtiyacım olan son şey... Saplantı…

Beni ağına düşürmesi, yatağa atması ve hayatına dahil etmesi çok uzun sürmedi. Onun sırları vardı, hayal bile edemeyeceğim sırlar… Gözlerindeki karanlık, ürkütücü ve heyecan vericiydi. O, yakışıklı prens maskesi ardına gizlenmiş bir canavardı ve maskesini çıkardığında her şey değişmişti. Ondan nefret etmek istiyordum. Bazen ediyordum da... Ama bu onu sevmeme engel olmuyordu.

~~

Son zamanlarda sürekli rastladığım ve görmekten inanılmaz rahatsız olduğum şeylerden biri asalak kadın karakterler. Kitapta kadın karakter ne kadar daha 18inde bir ergen olsa da kendini bir adama o derece adaması kızdırdı beni. Hatta adamasının yanında adamı kullanıyor olması (pahalı hediyeler, yiyecekler ve ismiyle bir yerlere girmeler gibi) bana ayrıca uzak bir konu olduğu için fazlasıyla itildim.

Naz karakteri kitabın başından sonuna kadar ne iş yaptığını, neden bu şekilde paranoyak olduğunu ve kısaca kendiyle ilgili her şeyi son ana kadar saklamayı başardı. İşin ilginç kısmı "nedir bu adamın sırrı" diye delirmedi de zaman zaman "şunu kesin o yaptı", "kesin şöyle bir işi var" diye söyletse de tahminler sırasında sıkmadı da. Ne kadar sayko bir karakter olsa da Vitale karakterini sevdim diyebilirim.

Aslında kitap çok basit bir intikam, aşk, tutku üçlemi arasında olan basit bir temaya sahipti. Çerezlik zaten oturdum ve bitti o kadar sayfa olmasına rağmen. Dili özellikle kahraman anlatıcı olup tek taraflı olayları gördüğümüz için çok basitti. Okur bazen ister istemez olayları tek tarafın dışında tarafsız bir anlatıcıdan dinlemek istiyor ama yazar elimize böyle bir imkan tanımıyor.

Kitapta beni rahatsız eden birçok nokta vardı. Özellikle gözüme gözüme batan karakterler arası 20 yıllık yaş farkı. Hayır 8-10-12 bir nebze de 20 nedir ya? Kızın babası yaşında Naz ama yine de "aşığım" diyor. Adam ne kadar yakışıklı, aklı başında, düzgün olsa da gözümde sübyancı olmaktan çok öteye gidemedi. Kızın bir de asalaklığından bahsetmiştim zaten. Aslında kız asalak olması yanında bir de saf ergendi. Tamam anladık seviyorsun ama adam vücudunu istismar ederken bile "beni seviyor" demek... Hayır bu doğru değil. "Canım yanıyor ama zevk alıyorum" olayı da tamamen yalan. Zamska kendi yazısında yabancı okurların tecavüzden rahatsız olduğunu ama kendisinin bir tecavüz göremediğini söylemişti. Karakter güvenli kelimeyi söylemediği için "istekli" görünse de bu o anki durum benim için de tecavüzden başka bir şey değildi. Bu durum kişi için göreceli olabilecek şekilde bırakılmış olsa da benim için öyleydi. Altında yatanları da az çok öğrenince zaten neden rahatsız olunduğunu anladım. Ki kitabın girişinde de anlaşılıyor zaten bu çift arasında bir yanlışlık var.

Kitabı önerir miyim? Yoksa önermez miyim karar veremiyorum. Aslında hızlı okunduğu ve hafif olduğu için "boş zamanlarda okunabilir" demem lazımdı ama sanırım kadın karakterin benim karakterimden fazlasıyla uzak olması beni rahatsız ettiği için "çerezlik kitap, okunabilir" diyemiyorum. Yine de siz kendiniz karar verin ama Elli Tondaki Ana sizi çok rahatsız etmediyse Karissa da öyle aman aman rahatsız etmez diye düşünüyorum.

8 Haziran 2015 Pazartesi

Duvarların Dili Olsa -Alice Clayton

Bazı çevirilerinden kaynaklı Dex yayınlarına karşı biraz antipatim olduğunu söyleyebilirim aslında. Ama en son arkadaşlarımdan biri "cha, bu kitap tam senlik al oku" diyerek önüme atınca yayın evine ve kitaba bir şans verip okudum. Tanıtım bülteni;

Bazen duvarlar o kadar incedir ki tutku aradan sızıverir.
"Ah, tanrım."
Tak.
"Ah, aaahhh."
Tak tak.
Neler oluy...
"Oh, aahh, çok iyi!"

Caroline, San Francisco'daki yeni dairesinde ilk uykusundan işte böyle uyandı. Çapkın komşusunun adeta küçük bir haremi vardı. Her gece başka bir kadınla, Caroline'ın yatak başındaki tabloyu kafasına düşürecek kadar hızla duvarları gümbürdetiyordu. Hatta Caroline'ın kedisi Clive bile bu seslere kayıtsız kalamamış, düz duvara tırmanmaya başlamıştı. Artık uyku haramdı. Kapı deliğinde nöbet tutmasına rağmen bu gizemli adamın neye benzediğini bir türlü göremiyor, meraktan ve sinirden çıldırıyordu. En sonunda, bir gece, bu tantanaya daha fazla dayanamayıp hışımla adamın kapısını çaldı. İlk görüşte aşk, hiç bu kadar eğlenceli, komik ve tutkulu yazılmamıştı…

~~


Bir kitaba başlamadan önce adına aslında o kadar takılmamak gerekirmiş. Duvarların dili olsa hem adıyla hem kapağıyla içinde sadece seks barındıran bir kitap izlenimini vermişti bana ama bunun yerine karşıma daha çok argo kelimeler ve türevleri çıktı. 

Kitap, Caroline'ın duvar delen adını verdiği yan komşusu Simon'ın ilişkilerini konu alıyor. Yan komşusunun evine gelen 3 ilginç özellikte kadını yatak odasının ince duvarından dinleyip isimler veren Caroline daha sonra "yeter artık!" nidalarıyla Simon'ın kapısına dayanır ve BAM! yakışıklı fotoğrafçımızla karşı karşıya kalan kızımızın nutku tutulur ama nam-ı diğer duvar delen'e bunu kesinlikle belli etmeden postasını koyarak evine geri döner. Çiftin ilk resmi karşılaşması bu olsa da daha sonra ortak tanıdıklarının çıkması, en yakın arkadaşlarının birbirlerinden hoşlanmaları derken çiftimiz dost olmaya karar verir.

Daha önce de dediğim gibi kitabın ismine çok fazla aldanmamak gerekiyor çünkü cinsellikte bu kadar üst sınıf olan adamımız Caroline'la karşılaştıktan sonra bir durulma evresine giriyor ve kitabın sonuna kadar uslu bir çocuk olarak hayatını sürdürüyor. En başta bir çift olmayı reddeden Caroline daha sonra Simon'ın da hareketleriyle ona doğru yavaş yavaş çekiliyor ama iki karakterimiz de bu çekimden olabildiğince kaçmaya çalışıyor. Tabi bu şekilde kaçarlarken bize "yeter artık sevişin de bitsin şu gerginlik!" dedirtmiyor hatta "bu şekilde iyiler aralarını bozmasınlar bir şeyler yaşayarak" dedirtiyor çiftimiz. Ne kadar Simon'ın piç konuşmaları ve Caroline'ın ORunun zorlamaları olsa da ilişkiye başlama evreleri olması gereken seviyedeydi...

Çeviri noktasında biraz sıkıntım oldu yine ama kitap fazlasıyla güldüren bir kitap olduğu için üzerinde durmanın bir anlamı yok. Eğlendim, güldüm, uykusuz kaldım ve kitap bitti.

Bir de bahsi geçmesi gereken bir Clive var ki kendi kedimi gördüm resmen Clive'de. Yazarın kesinlikle bir kedisi var diye düşünüyorum çünkü Clive çok kedi bir kediydi! Fazlasıyla şapşal, asil ve yaramaz. Bir de onun düşüncelerini okumak var ki en çok o kısmı sevdim kitapta.

Havaların kötü olması ve yazın bir türlü gelememiş olması hesaba katılınca eğlenceli bir kitap insanın keyfini yerine getirebilir diye düşünüyorum ve okunabilir diyorum bu kitap için. 

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Çirkin Güzel Aşka Uyanış -Aslıhan Akagöz-

Aylar önce şu yazımda bu kitabı sabırsızlıkla okumak istediğimi, Çağrı'nın Melike'yi süründürmesini görmek istediğimi söylemiştim. En sonunda okumaya fırsatım oldu ve bu şekilde Aslıhan'dan toplamda 6 farklı hikaye okumuş oldum.
Tanıtım bülteni;

"Bir daha kimsenin seni benim üzdüğüm gibi üzmesine izin verme"diyerek Melike'nin hayatından çıkıp gitmiştir Çağrı. Gitmenin hiçbir derde çare olamayacağını bile bile kendine başka bir şehirde yeni bir hayat kurmuştur. O hayatta Melike'nin olmaması ise en büyük eksiğidir... Melike ise henüz ayrılığın acısını atlatamadan sevdiği adamın mektubuyla derinden sarsılmıştır. Yüreği Çağrı'nın peşinden gitmek için can atarken, o mantığını dinleyip aşkından vazgeçmeyi seçmiştir lakin günler ve geceler boyu duyduğu o yoğun özlemi dindirebilmeyi hiçbir şekilde başaramamıştır.Sonra bir gün genç çiftin ortak bir kararla ayırdıkları yolları, kaderin oyunuyla aynı noktada tekrar birleşir... Geçmişin acılarını unutup birlikte yeni bir başlangıç yapmaları mümkün olacak mıdır? Peki ya aşk bir yolunu bulup tekrar iki yürekte o en saf haliyle var olmayı başarabilecek midir?

"Seni ömrümün sonuna kadar beklerim. Bu zamana kadar nasıl beklediysem, bir o kadar daha beklerim. Yeter ki sen bana gelmekten hiç vazgeçme."

~~

Çirkin Güzel bu yılın okuduğum ilk kitabıydı ve ne kadar beğenip ikinci kitabı nasıl sabırsızlıkla beklediğimden bahsedip durmuştum önceki yazımda. Hatta önünü alamayıp yazarın diğer hikayelerini de önermiş kesinlikle es geçmeyin demiştim. Yani yazara ve kalemine güvendiğimi söyler dururum sürekli. 

Bu sefer birazcık spoiler içerecek...

Melike'nin şımarıklıklarını ilk kitapta çokça okuduktan sonra ikinci kitapta da Melike'nin sürünmesine şahit olacağımızı düşünmüştüm ki yazar beni oldukça yanılttı.
İki yıl boyunca birbirini hiç görmeyen aşıklarımız Çağrı ve Melike bir projede sırasında karşılaşıp şok oluyorlar ki ilk konumuz da bu kitapta. Bu kısımda Ömer ve Melis adında iki kardeş -ki onlar Çağrı'nın İzmir'deki patronları olurlar- çiftin hayatlarını biraz karıştıracaklarmış gibi bir his dolduruyor okura ama akıllı adam Ömer sayesinde herhangi bir yanlışlık olmadan çiftimiz kavuşuyor.
Tamam, kavuşacaklarını zaten biliyorduk ama itiraf etmeliyim ki biraz fazla hızlı barıştılar ve sonrasında da olaylar oldukça hızlı ilerledi.

Önceki kitabın sağlamlığından kaynaklı tekrar biraz olay beklediğim bir açık ama Aşka Uyanış'ta olay yok arkadaşlar... Kitabın sonuna kadar bekledim ama tek düze, olaysız, kalpler saçan bir kitap Aşka Uyanış. Adından da az çok belli ama ne olurdu bir şeyler olsaydı? Bir tatsızlık çıksa ve en azından sağlam bir kavga görseydik...

Aslında bunu söylemek istemezdim ama fazla kalpler, çiçekler olan bir kitap olduğu için ben sıkıldım diyebilirim. Özellikle ilk kitaptan tanıdığımız bütün karakterlerin "evli, mutlu, çocuklu" olması biraz sinir bozucuydu. Tamam mutlu son oluyor bu şekilde ama evlilik ya da çocuk olmadan da çiftler mutlu olabilir. Neden herkese birer ikişer çocuk verildiğini anlamış değilim. Çağrı ve Melike'nin çocuk sahibi olması hakkında pek bir şey söylemiyorum çünkü Çağrı'nın geçmişinde yaşadığı şeyler ve "aile" olma isteği o çiftin kedi gibi çocuk yapmasını mantıklı buldurdu ama diğerlerini de o şekilde görünce biraz abartı ve itici geldi diyebilirim. Neyse en azından bu sadece benim görüşüm olmuş olabilir ama ilk kitaba nazaran çok daha az beğendiğimi söylemem gerekiyor Aşka Uyanış'ı.

İki Nikah ve Bir Bebek -Scarlett Bailey-


Bu sefer ki kitabımız Altın Kitaplar yayın evinden İki nikah ve bir bebek. Kapağını görüp "ne kadar şirin bir şey bu böyle" dedikten sonra yayın evine de güvenerek aldım kitabı. Tamam şirin bir kapağı olabilir ama bilmediğim bir yayın evinden çıkma olsaydı güvenip alacağımı sanmıyordum. Neyse güvenimi pek boşa çıkarttı diyemem. Öncelikle her zamanki gibi tanıtım bülteni;


Zoraki Bir Nedimelikten Tesadüfi Anneliğe...


Tamsyn Thorne beş senedir doğup büyüdüğü kasabadan uzaktadır.
Ama şimdi erkek kardeşi Ruan’ın düğününe katılmamak için geçerli bir nedeni yoktur.
Poldore’a ayak basar basmaz sürprizler peşini bırakmaz. Şiddetli bir fırtına ile birlikte tüm kasaba sular altında kalır. Dahası, hiç ummadığı bir anda aşk ona “merhaba” der.
Agnostik bir moda tasarımcısı ile bir papazın çelişkilerle dolu aşkını anlatan romantik, hareketli, sıcacık bir hikâye.

“Aşk romanlarının kraliçesi!... ”
The Sun on Sunday

~~

Şimdi fark ettim de tanıtım bülteninde aslında oldukça kısa girişi anlatılmış kitabın. Neyse artık, Tamsyn kardeşinin düğünü için İngiltere'nin güneybatı kasabalarından olan Cornish'e gelir ve burada ilk önce yıllardır görüşmediği erkek kardeşiyle görüşür. Kasabanın bir kısmı ve aile üyeriyle barda oturmaktan sıkılan Tamsyn oteline giderken fırtınaya rağmen kilisenin bahçesine bırakılmış bir bebek bulur. Kasaba, fırtınanın sebep olduğu yıkımın ardından toparlamaya çalışırken Tamsyn da Mo adını verdiği minik kızın hayatta yalnız olmadığını ona göstermek ve aynı zamanda annesini bulmak için Fransa'ya dönme işini erteler.

Kitap okudukça fark ettiğim şeylerden biri bir anne hangi milletten yada dinden olursa olsun kendi çocuğunu bir başkasına yamamaya çalışıyor. Bu kitapta da Tamsyn'ın annesi onu papaz Jed'le bir ilişkisi olmasını istediğini kitabın daha ilk 50.sayfasına gelmeden gösteriyor ve aynı bizim çöpçatan mahalle teyzeleri gibi aralarını yapmaya çalışıyor.

Aslında elimde uzunca bir süre dolaştırdım diyebilirim bu kitabı çünkü kitabın heyecanlandığı kısım tam olarak yarısından sonra! O kısmı biraz sinirimi bozdu diyebilirim çünkü 142.sayfaya gelene kadar oldukça zorlandım hatta 2 kere ara verip aralarda başka kitaplar bitirdim ama 142den sonra bir baktım kitap bitmiş. Hem de nasıl bitmiş! Başlardaki tek düzeliği beni sıkmış olsa da yarısından sonra gelen açılma kitaba beni oldukça bağladı ve elimden bırakmadan geriye kalan yarısını bitirdim. Kitabı beğendim mi? Evet oldukça beğendim. Önerir miyim? Evet bence herkes okuyabilir çok güzel bir kitaptı. Sanırım karşıma Jed gibi bir papaz çıkarsa Tamsyn gibi bir tepki verirdim ve onun dini değerlerini bir kenara bırakıp benimle evlenmeye zorlardım. Son zamanlarda din adamlarını neden böyle özel üretim yapıyorlar aklım almıyor.

25 Nisan 2015 Cumartesi

Ali'm -Işıl Parlakyıldız-

Geçtiğimiz günlerde Duygu'yu yazdıktan sonra Ali'mden bahsetmemek olmazdı diye düşünerek biraz da ondan bahsetmek istiyorum. Duygu'yu yazarken Işıl Parlakyıldız hakkındaki düşüncelerimden bahsetmiştim zaten bu yüzden hemen başlıyorum.
Tanıtım bülteni;

"Biliyordum, onu gördüğümde yine bütün kalkanlarım bedenimi saracak ve âşık ruhumu saklayacaktım. Artık hiç değilse kendime dürüst olma vaktiydi. Aslı ruhuma işlemişti işlemesine de ben bunu istiyor muydum? Hoş aklıma, ruhuma girerken bana sorduğu yoktu ama korkuyordum. Hiçbir şeyden korkmadığım kadar korkuyordum."

Ali Aral, nam-ı diğer Ali'm.. Karanlık ve acımasız bir hayatı seçmek zorunda kalan, korkularını ve pişmanlıklarını kör bir cesaretin arkasına saklayan bir adam… Ali'm, yetimliğinin acısını; Duygu'ya can, Bekir'e kan, Sado'ya yıkılmayan duvar olarak unutmuştu. Hercai arzuların efendisiyken, bir gün hayatına gökten zembille inen Aslı'yla tanıştığında hayatındaki en büyük eksikliğin ne olduğunu anladı: Aşk... Fakat hayatındaki eksik şeyi yerine koymak sandığı kadar kolay olmayacaktı.

Ali'm, Aslı için yanmayı ve yakmayı öğrenebilecek miydi? Öksüz ruhuna, kana bulanmış geçmişine aşkı anlatabilecek miydi? Ondan kaçan kadını, onu kendinden bile çok seveceğine inandırabilecek miydi?

Hercai arzuların ebedi aşka dönüştüğü Bir Türk Masalı daha...

~~

Duygu'da olduğu gibi Ali'mde de aşkı, dostluğu ve kardeşliği ön planda okuyoruz ki onların arasındaki bağ herkesi kıskandıracak türden o kısmı unutmamak lazım. 

Ali'm ne kadar Duygu'da okuduğumda hayran olduğum bir karakter olsa da kendi kitabında çocuğun içini görmek beni ondan birazcık uzaklaştırdı. Neden mi? Aslı'nın dediği kadar kutup ayısı, ayı, öküz ve bilimum eş anlamlı kelimeyi hakeden biri de ondan! 

Bir insan köpek gibi sevip yine de kendini sevdiğinden uzak tutar mı? Tutar! Hatta tutuyor! Aslı zeki ve azimli biri olmasa Ali'nin fikir ve kararlarıyla okur saç baş yolmaya devam eder yemin ediyorum. Tamam hala çok seviyorum, Ali de kendi içinde parçalandı hatta günlerce uyuyamadı bile ama kendi etti kendi buldu diye fazla bir şey diyemiyorum. Olan garibim öksüz Aslı'ya oldu. 

Ali'nin nasıl bir karakter olduğunu zaten anlamışsınızdır, dik başlı, dediğim dedik, lafından dönmez, inatçı... Ama Aslı'nın da ondan farklı kalır pek bir yanı yok. Aralarındaki en bariz fark Aslı'nın Ali gibi kaçmaması, aksine biraz bir cesretlendirmeyle Ali'ye koşması. Bunun dışında tencere kapak misali al birini vur ötekine harika bir çiftler.

Ali'mde de Duygu'nun otoritesini, Sedat'ın maymun oluşlarını ve Levent'in dalga konusu olmasını görüyoruz. Hatta Duygu'da daha çok görmeyi istediğim Levent'i Ali'yle sık sık laf dalaşına girerken gördüğüm için çok mutlu oldum diyebilirim çünkü şıp sevdi okumuş mafya Levent de biraz zorlansa kendi kitabının karakteri olabilecek biri. Olmamış tabi o ayrı mesele.

Kitapla ilgili beni rahatsız eden şey 3-4 sayfada bir karşıma çıkan sayfa hataları. Cümlede virgül olması gereken yerde nokta konuş olması, cümlenin devamının bir alt satırla başlaması (sanki yeni bir paragrafmış gibi), açılan tırnak işaretinin kapatılmaması gibi hatalar okurken beni rahatsız etti. Hatanın sorumlusu kim bilmiyorum ama umuyorum yeni basılacak kitaplarda böyle şeyler olmaz.

Bunun dışında Duygu'yu okuyan biri kesinlikle Ali'mi de okumalı diyorum ben. Hatta Duygu'yu okuyan kişi son bölümü okumayıp Ali'mi de okuduktan sonra Duygu'ya dönüp o son bölümü okumalı desem daha doğru olur.

22 Nisan 2015 Çarşamba

Duygu -Işıl Parlakyıldız-

Bir süredir Duygu hakkında yazmak istiyordum ama bir türlü bir yerlerimi kaldırıp yazamamıştım. Işıl Parlakyıldız, Köle'den tanıdığım wattpadde çok sevdiğim yazarlardan biri. Hem kurgusal dünyaları olarak hem de dili olarak oldukça şirin buluyorum kendisini ki Duygu'yu da bu sebeple severek okudum.

Tanıtım bülteni;


Anne sıcaklığı, baba emniyeti olmayan bir dünyada ayakta kalmaya çalışan kırılganlık abidesiydi Duygu. Üç yoldaşı vardı onu taşıyan. "Develerim" derdi onlara. O develer ki İstanbul'un en arızalı tipleriydi. Her ne kadar bela makinesi olsalar da Duygu için tek bir gerçek vardı;


"Bekir candı, Ali kandı, Sedat aşktı." 



Ve hayat onlar için bir duadan ibaretti. İyiyim…iyiyiz… biz hep iyi oluruz. Güçlü olmayı en zorlu yollarda öğrenmiş dev bir çınardı Sedat. Hayatta yorulmuş, aşktan ?çoktan vazgeçmişti. Yüreğini ördüğü çelik duvarlar arasına saklamış acımasız bir adamdı o. Acılarla ?atılmış düğümlerin arasında filiz verebilir miydi aşk? Meleği şeytana döndürüp, şeytanın ruhunu ele geçirebilir miydi aşk?


~~


Kitapta çok sevdiğim iki cümle var. Biri "Bekir candı, Ali kandı, Sedat aşktı." biri de "iyiyim... iyiyiz... biz hep iyi oluruz". İlk cümle kitabı aslında çok güzel özetleyen bir cümle. Diğeri de kişinin kendini motive etmesi açısından kurabileceği çok güzel bir cümle ki kitapta Duygu bu söz için "dua gibi" diyor sürekli. Gerçekten bir dua gibi tekrarladıkça rahatlatıyor insanı.

Duygu, çıtı pıtı ailesini kaybedip develerim dediği üç erkeğe sonsuz bir sadakatle bağlı bir kızdır. 17 yaşında yaşadığı trajik olay sonrasında hayatını kurtaran Sedat, Ali ve Bekir sayesinde tekrar hayata tutunmuş ve yaşamını sürdürmeye de devam etmektedir.

İlk olarak söylemeliyim ki bu tür kitaplar normalde yüzüne dönüp bakmayacağım erkekleri bana sevdiriyor. Ama sadece kitap içerisinde sevdiriyor neyse ki gerçeğe vurmadım. Neyse, Sedat, Bekir ve Ali tam anlamıyla ağır abilerimiz olup aynı zamanda Duygu'yu her anlamda koruma altına alan kişiler.  Tabi bunu tam bir sıkı yönetimle yaptıklarını söylemem lazım çünkü örneğin Duygu telefonu açmasın Sedat utanmasa var olan bütün adamlarını Duygu'nun yanına yollayacak yaşayıp yaşamadığına bakmaları için. Ali ve Bekir deseniz onlar da aynı tas aynı hamam. Ama hepsi gönüllerde farklı yer edecek kişiler. Ali özellikle favorim! Çapkın falan ama o yakışıklılık, o şapşallıkla kim çapkın olmaz ki? Çıksa karşıma onun gibi biri ben durmazdım şahsen. Bekir deseniz aşk adamı. Sevdiği kız için yıllarca acı çekmiş ve sonra muradına ermiş arkadaşımız. En oturaklı abimiz kendisi. 

Kitap Duygu'nun ağzından onun yaşadıkları şeklinde ilerlediği için fazla bir şey yazamıyor olmak biraz sinirlerimi bozdu şuan. Öyle ki yazsam, konuşsam spoilera çıkacak onca şey var. Ama şunu söyleyebilirim ki her kitapta olan saf aşık kız ve onun aşkını geç fark etmesi sonucu ortaya çıkan durumlar. Duygu'nun aptallığı yüzünden bir ara sinir krizleri geçiriyordum kitap başında ve ortalarında ama sonra neyse ki düzeldi. Tamam ben de birlikte büyüdüğüm adamın beni sevdiğine ihtimal vermem ama kafasını boynumdan çekmiyorsa, arada sadece bana gülüp içli bakıyorsa biraz şüphelenmem desem yalan olur. Oysa Duygu hemen kestirip attı "olmaz öyle şey" dedi. Daha sonra da öz güvensizliğine rağmen gördü olur muymuş, olmaz mıymış.

Kitap oldukça sürükleyici yağ gibi kayıp gidiyor sayfalar elinizden ve 600 küsür sayfa bir bakmışsınız bitmiş bile. Zaten Işıl Parlakyıldız'ın bu konuda oldukça iyi olduğunu söylemem lazım çünkü Köle'yi ben başladığım gece bitirmiştim. Ne elimden bırakabilmiştim ne de uyuyabilmiştim, başlamıştım ve bitmişti. Duygu da aynı o şekilde arada çocukların ve Duygu'nun kullandığı argo cümleler ve samimi halk diliyle oldukça beğenileceğini düşündüğüm bir kitap. Bazı şeyleri belki daha açık yazsa çok daha mutlu edebilirdi belki ama can alıcı noktaların eksik olmaması iyi kötü yetebiliyor insana. Tam böyle boş zaman değerlendirme kitabı bence kendisi.