7 Kasım 2017 Salı

Komşu çocuyla son durumlar

Bir kursa başladığım an ara vermiş olmam aslında benim için iyi olmamış olsa da (hem öğrenme hem de komşu çocuğuyla olan yakınlaşmam için) çok daha önceden planlanmış bir durum olduğu için el mahkum gittim tatile. Yanlış anlaşılmasın tatile gittiğim için kesinlikle pişman değilim ama komşu çocuğuyla hızlı başlattığım ilişkimizi biraz zora sokmuşum gibi bir durum oldu. Ben giderken çocuk yanımda daha rahat hareket ediyordu ama şimdi ilk tanıştığımız günkü gibi bir mesafe hissediyorum. Belki benim kuruntumdur ondan pek emin değilim ama konuşmaları bile biraz daha uzakmış gibi. Geçen gün ders çıkışında eve dönerken tatilimin nasıl gittiğini sorup minik bir konuşma başlattı ama devamı gelir şekilde değildi konuşmalar. Hani sanki o oltayı benim için atmış da geri kalan her şeyi ben yapmalıymışım gibiydi. Normalde böyle bir durumda benim bırakıp kendi yoluma dönmem gerekirdi ama biraz daha şansımı zorlamaya karar verdim. Friendzone sorun değil ama arkadaş bile kalamayacağımız, yüzüne bakmaya utanacağım bir noktaya gelmek istemediğime eminim. Şu an durumumuza ne nedir bilinmez ama öğretmen/öğrenciden bir tık yukarıda arkadaşlık sınırlarında geziniyoruz. Bugün neye olduğunu bilmediğim bir şeye hafif sinirliydi kapıda gördüğümde. Gayet güler yüzle ama yüz hatlarını pek sakin tutamadığı bir haldeydi. Sinirli halini bile görmek hoşuma gitti diyebilirim. Onda yeni gördüğüm her bir mimik beynimde farklı bir yere kazınıyor da asla unutmayacakmışım gibi geliyor. Normalde keskin yüz hatları olsa da karakter olarak oldukça yumuşak bir mizaca sahiptir kendisi ama bugün gördüğüm yüzü hatlarına oldukça uygun bir sertlikteydi. Gülümsemesi, konuşmaları her zamankinden farklı ama fazlasıyla hoştu. Açık konuşmak gerekirse şu an bile meraktan çıldırıyorum neye o kadar sinirliydi diye. Derste mi bir şey oldu? Yoksa çalıştığı yerde mi? Sanırım asla öğrenemeyeceğim...

6 Kasım 2017 Pazartesi

Trendeki çocuk

Geçtiğimiz yazılarda trende bir çocukla tanıştığımdan bahsetmiştim. Şimdi onunla ilgili daha detaylı yazma gereksinimi duydum doğrusu. Çocuk erasmuslu bir Türk ki dünya ne kadar küçük değil mi? Nereye gidersem gideyim konuşma İngilizce başlayıp Türkçe biter hale geldi. Olay da Münih-Budapeşte arasındaki tren yolculuğu sırasında oldu. Elimizdeki süre kısıtlı olduğu için yolculuğun büyük kısmını uyuyor olacağımız saate denk getirmeye karar verdik ve akşam saatlerinden birine biletimizi aldık. Gece yolculuk yapacağız desek de yataklı bir yerden almış değiliz tabi o ayrı mesele. Benim de prensesliğim tuttuğu için herkes uyurken ben sağa sola bakınıp yolculuk bitsin de sıkıntıdan ölmeyeyim diye düşünmeye başladım. O sırada 2 sıra önümüzde sol çaprazımızda oturan çocuklardan biri yerinden kalkıp boş bir yere geçti. Biraz telefonuyla uğraşmaya çalıştı önce sonra telefon bazı noktalarda çok çekmediği için pes edip sağa sola bakınmaya başladı. Bunu nereden biliyorsun derseniz ben de aynısını yaşadım çünkü. Neyse, o da sağa sola bakınmaya başladığında göz göze geldik. İnsanları sapık gibi izlediğimi düşünmesin diye kafamı çevirmeyi düşünsem de sıcak bir gülümseme ve bir "hi" geldi. Ben de konuşma konusunda kendime zerre kadar güvenmesem de karşılık verdim. Birkaç el hareketiyle sessiz sessiz yanına çağırdı sonra ve minik hoş bir sohbet başladı aramızda. Ben İngilizcede zorlandıkça "sorun değil,  ben de iyi değilim zaten" diyip cesaretlendirdi bile. Nereli olduğumu, adımı falan hiçbir şey sormadı saatlerce. Sadece nereleri gezdiğimi, yeni planlarımı, gittiğim yerlerle ilgili önerilerini ya da bana kendi deneyimleriyle ilgili şeyler anlattı durdu. Bu şekilde saatlerce konuştuktan sonra elimi uzatıp "bu arada ben Cha" diyerek kendimi tanıttım. Çocuğun gözleri yerinden fırlıyordu resmen ki sonra o da Türkçe bir şekilde "ben de Alican" dedi. Sohbetin sonrası tabi Türkçe bir şekilde devam etti ve ben yerime artık biraz uyumak için dönmeden önce birbirimize mail adreslerimizi verdik. Çocuğa yazmayı düşünmüyorum dersem yalan söylemiş olmam aslında. O an o sohbetin tadı bir başkaydı ve Alican'ın aklımda hep o şekilde kalmasını istiyorum. O yazarsa cevap veririm tabi ama yine de benim için trendeki çocuk olarak kalacak o. 

5 Kasım 2017 Pazar

Anılara gömülmek

Okul bittikten sonra yeni bir okula başlarım ve taşınırım diye düşünüyordum, olmadı. Daha sonra çalışmaya başladığım için evden ayrılırım diye plan yaptım ama o da olmadı. İstanbul'da kiraların durumu ve benim de yalnız yaşama alışkanlığım yüzünden bir süre daha gerçekleşemeyeceği gerçek bir olay bu. Neyse, ben bu durumu artık kabullenince iki yıl önce eve dönerken zaten taşınacağım diye açmadığım kolileri bugün açtım. Odamı tekrar düzenledim ve şimdi gerçekten buradan asla taşınamayacakmışım gibi geliyor. Bu duruma alışmak istediğim söylenemez ama bir süre daha buna bu şekilde idare etmem gerektiğinin de farkındayım. Kolileri açarken filmleri çok pahalı olduğu için çok sık kullanmadığım ama okul zamanında deli gibi kullandığım polaroid fotoğrafları buldum. Kendi evimdeyken çalışma odamın bir duvarı boydan boya dört sıra hasır iple o fotoğrafları taşıyordu. Şimdi de madem odamı kendi yaşam alanıma çeviriyorum yine çıksın o fotoğraflar ortaya dedim ve odada ona uygun bir yer ayarlayıp fotoğrafları kendi içinde bir düzen içerisinde dizmeye başladım. Fotoğrafların altlarındaki tarihleri gördükçe gözlerimden yaşlar süzüldü. 2012'den 2015'e kadar okuldaki saçmalamalarımız, proje hazırlarken sabaha kadar verdiğimiz saçma pozlar, ailelere haber vermeden Safranbolu, Konya, Ankara kaçamaklarımız sırasında çektiklerimiz. Kısaca okul boyu bütün eğlencelerimiz. İstanbul'da Mine'yle yaptıklarımız yabancı arkadaşlarla çekilen pozlar bile var ki hepsine baktıkça tekrar yaşamışım gibi hissettim. Şimdi çok komik geliyor Batu ve Emre'nin Defne ve benimle tanıştığı günden toplu bir pozu gördükten sonra Batu ve Defne'nin düğününden dördümüzün bir pozu görmek. Anılar birbir gözümün önünde şu an resmen. Hatta laptop dizlerimin üzerinde ve kafamı kaldırdığımda şu an bile görüyorum fotoğrafları. Hani öğrenciyken saçma şeyler yaşamış olsam da yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim. Bölüme isteyerek gidip "ben bu mesleği yapmak istemiyorum" diye bitirmiş olsam da her saniyesini gözleri yaşlı arıyorum. Biri bana gelip "Cha, tekrar aynı yere aynı şekilde döneceksin ama şu mesleği yapman gerekiyor" dese o da tuzu biberi der kabul ederim. Beni önceden takip edenler zaten az çok bilir okulun son ve en yoğun dönemi bile nasıl mutluydum. Şu an o kadar özlüyorum ki o zamanları.

3 Kasım 2017 Cuma

Çok farklı bir deneyim bu

Malum ben bir gezi blogu değilim. Gittiğim yerlerin tanıtımı olsun, şurada şu yenir şurada şuraya gidilir şeklinde yazı yazacak potansiyeli kendimde gördüğüm söylenemez. Hani derler ya ilkler unutulmaz diye bu da onun gibi bir şey benim için. İlk defa gittiğim bir ülke, yeni insanlar, yeni yerler derken benim için kaldırım taşı bile çok güzeldi. Hava buz gibi olsa bile umursamadan gezinmek, çevrende konuşulan dilden bir şeyler anlamadığın halde içinde büyük bir heyecanla yürümek, kaldığın yerlerin nasıl yerler olduğunu bile aldırmadan yatıp kalkmak... Bu duyguların hepsi benim için o kadar yeni şeyler ki sürekli insanlara "gidin" demek istiyorum. Gidin yaşayın değil, sadece görün yeter. Zamanım yine çok azdı benim ve istediğim kadar gezememiş olsam da Münih, Prag, Viyana ve Budapeşte bu kısıtlı zamanım için az da olsa yetti denebilir. Avusturya ve Macaristan zaten önceki seneden bildiğim ama yine de tekrar gitmek istediğim yerlerdi. Diyorum ya ilkler unutulmaz diye o iki ülke aklımda çıkmıyor. Sanki oralara gitmeyeceksem gitmişim gibi hissetmiyorum. Oturduğumuz bir pubdaki ortam ve oradaki insanlarla sohbetimizi, trendeki çocuğu, sabah kahvaltıyı marketten aldığımız poğaçalarla yapıp sonrasında sokaktan aldığımız brezellerle bütün günü geçirmemiz. Bir Yahudi restoranına kendimizi atıp sıcak şarap ve hoş sohbet bir karşılama görmemiz sonrasında da langoş diye inanılmaz bir yiyecekle tanışmamız. Bir de şehrin hikayesini turla gidip bir rehberden dinlemektense yerli halktan dinlemek gibisi yok. Tabi anlaşabildiğimiz ölçüde çünkü ortak dil bile bazen yeterinde ortak olmayabiliyor. Ama yine de fiziksel olarak yorgunluktan ölsem bile zihinsel olarak inanılmaz bir haldeyim. Yeni gelmiş olmama rağmen yine ne zaman ve nereye giderim diye plan bile yapmaya başladım. Sürekli bu şekilde gezeceğim bir hayat inanılmaz olabilirdi. Öyle bir meslek var mı acaba? Bütün dünyayı, en küçük ülkelerin bile köy ve eyaletlerine gidip gezebileceğim? 

2 Kasım 2017 Perşembe

Damat olmasa gelin kaçacaktı


Bir süre kimse evlensin istemiyorum. Çevremden birileri evlendikçe sanki ben bir şeyler kaçırıyormuşum gibi bir his doğmaya başlıyor bende. Hayatıma birini alayım istemiyorum, evlilik ve çift kişilik düşünme fikri korkutucu geliyor ama yine de özellikle Batu ve Defne'yi öyle gördükten sonra bende bir şeyler eksikmiş gibi hissetmeye başladım. Düğünden önceki gece Defne, Demet(Defne'nin kardeşi gibi olan kuzeni) ve ben yerde birbirimize sarılarak uyuduk düşününün öyle bir içerleme içerisindeydim. Defne "kaçır beni Cha" dese sırtıma atıp götürürdüm o derece. Düğün günü evlenecek olan kişi sanki benmişim gibi Defne bizi sabah 6'da uyandırdı. Uyku sersemi kahvaltı, kuaför vs. gidileceği için o kadar erken kalktığımızı sanmıştım ama kız kaldırdığı gibi bizi sahile götürdü, denize soktu. Ekim'de ne denizi diyeniniz olursa orada gayet tabi girilebilecek bir hava vardı hatta sıcak bile denilebilirdi. O an Defne yıllarca bizimle o buz gibi şehirde nasıl yaşadı düşünmeye başladım. Kasıma kadar her sabah ilk ışıklarla denize giren biriymiş bizim kız. Sonrasında bir duş, kahvaltı, kuaför ve diğer birçok hazırlık. Ben midem taklalar ata ata ortalarda gezerken Defne o kadar rahattı ki şaşkınlığımı saklayamadım. Benim tanıdığım Defne böyle serin kanlı biri değildi çünkü. Batu'nun ailesi, Emre ve diğer akrabalar geldiğinde bile Defne oldukça sakindi ta ki gelin odasına girene kadar. Kıza o an mı dank etti pek emin değilim ama bir ağlama krizi, bir titreme başladı. Defne'nin annesine haber vermeden kızı sakinleştirmeye çalıştık önce çünkü onun da hali pek iyi değildi. Hoş annenin durumu oldukça doğal biricik kızları evleniyor da Defne'ye ne olduğunu anlayamadık o an. Zaten o ağlayınca bende önce bir rahatlama oldu, beynim "tamam gerçek Defne döndü" dese de sonradan ben de biraz ağlamış olabilirim. Aslında o an Defne'nin kaçıp gitmesinden korkmadım desem yalan olur çünkü o an sanki her şeyi bırakıp gidebilir gibiydi ve kesinlikle sakinleşmiyordu. Demet de ben de o an Defne için hiçbir şey yapamadık. Batu içeri girip Defne'yi o şekilde görmesi hayatımda gördüğüm en iç parçalayan sahneydi. Batu'nun gözlerinde önce minik bir hayal kırıklığı hemen sonrasında da şefkat gördüm. Gitti hemen Defne'yi oturduğu yerden kaldırıp sarıldı ama kucaklama şeklinde sakin bir sarılma değil, kızı resmen içine alırcasına bir sarılmaydı o. Kulağına birkaç bir şey fısıldaması ve minik öpücükler sonrasında Defne'nin histerik ağlaması minik iç çekişlere döndü. Bizim Demet'le dakikalarca yapamadığımızı Batu birkaç saniyede yapmış oldu. O an bile yaşadığım bir şok oldu adeta. Bu nasıl büyük bir aşk diye düşünmeden edemedim ki ben bu tür duygulara inanan biri değilim. Defne'nin makyajını yeniden yapıp o gün daha hiç konusunu açmadık o halinin. Hatta birçok fotoğrafta gülen ama kırmızı gözlü bir Defne var desem çok doğru olur. Kuaförde o kadar para verilerek yapılan makyajın tamamını silip yeni bir makyaj yapılsa da o gözler hemen düzelir gibi değildi. Düğünden 3 gün sonra konuştuğumuzda sordum o an neler olduğunu. Altından kalkamayacağı bir işin içine girmek üzere olduğunu, omuzlarında büyük bir yük hissettiğini ve nefes alamadığını anlattı. Hatta bana anlatırken bile anlamsız geldiğini düşündüğü diğer başka birçok şey geçmiş aklından. Batu'yu gördüğü anda yalnız olmadığını ve o olduğu sürece her şeyin altından kalkabileceğini hissettiğini anlattı. Hatta sonra bir tur daha Defne'nin Batu'ya aşkını telefonda dinledim desem doğru olur. Önceden bunu bile dinlemek garip gelirdi ama şimdi bu ikisi için birbirlerinden başka kimse olamazdı diyorum. Çıkacaksa karşıma ben de bu tür duygular besleyeceğim birini istiyorum. Yoksa olmasa da olur gibi duruyor.