18 Eylül 2017 Pazartesi

Sinema günü

Bir süredir yalnız zaman geçirebilmek için fırsat kolladığım gibi bir gerçek var. Çevresi insanlarla dolu, aşırı popüler ve telefonu asla susmayan biri değilim ama işle çok zaman geçirince kalan zamanda arkadaş ve aileyi sığdırmak biraz zor olabiliyor. E arkadaşlarım ilgi bekliyor, ailem ilgi bekliyor, işler birikiyor derken kendimle zaman geçiremez oldum. Yazın bütününde sanki hiç tatil yapmamışım da sadece çalışıp küçük kaçamaklar yapınca beynim patlar duruma geldi ve bir pazarı tamamen kendime ayırdım. Normal günde kahvaltı etmeyen ben pazar kahvaltısı için sabah 9'da evden çıktım. Annemin arkamdan laf ettiğini duydum tabi ama bir gün dedim, sadece bir gün için kimsenin yakınmasını ya da tribini dikkate almayacağım! Telefonumu sessize aldım, çantama aylar önce aldığım ama işe giderken yolda bile okuyamadığım kitabımı attım çıktım. Kahvaltıdan sonra bir boşluğa düşmedim desem yalan olur ve o ara es kaza telefonuma bakıp gelen 1-2 maili gördüm. Pazar günü bari rahat bırakın diyerek bildirimleri kapatsam da bütün gün o maillere bakmamak için kendimi ciddi anlamda zor tuttum. Neyse bütün gün dışarıda tek başına ne yapılır diye düşünürken aklıma vizyona yeni giren filmlere bakmak geldi ki It'i görünce hemen ilk seansına atladım en yakın sinemada. Aslında korktum dersem biraz yalan olur ama film gerçekten beni etkiledi diyebilirim. Kitabı okumadan gittiğim için başta biraz kendime ihanet etmiş gibi hissettim doğrusu ama daha sonra fark ettim ki kitabı okumam mümkün değil. En son Josh Malerman'ın Gölün Dibindeki Ev'ini okurken yaşadığım nefes darlığını düşününce Stephen King'in de farklı bir etkisi olmayacağına karar verdim. Filmi kitaba göre mi devam ettirecekler merak ediyorum doğrusu ama benim oldukça beğendiğim bir gerçek. Daha sonra kendime "madem korku filminden çıktım o zaman şimdi biraz eğlenelim" diyerek bu sefer de Despicable Me'ye girdim ki o minionlara bayıldığımı söylemem lazım. İlk filmde salon neredeyse boştu -pazar ilk seans olduğu için muhtemelen- ama ikinci filmde salon genç ve çocuk kaynıyordu. Öyle ki kendimi biraz yaşlı bile hissetmiş olabilirim. Onda da 80'ler ve 90'lar müziklerinin de katkılarıyla baya eğlendim. Daha sonra acıktığıma karar verip çok uzaklaşmadan bir yerlerde bir şeyler yedim ve son seansa bir bilet daha aldım. Daha önce Labirent filmiyle beni fazlasıyla üzen Dylan O'Brien'a bir şans daha vermek istediğim için gittiğim American Assassin tam bir hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Aslında konusuna bakınca klişelerle dolu bir film olduğunu anlamıştım ama izleyince sıkıntıdan taklalar attım oturduğum yerde. Bir de 1-2 kelime Türkçe konuştu diye salonda kendinden geçen birkaç genç kızımızı görünce iyice fenalar bastı ama bunun filmle alakası yok tabi. İşin bir başka ilginç kısmı 24 yıldır Türkiye'de yaşayan Türkçe konuşan bir birey olduğum halde filmde Türkçe bölümlerde altyazı olmadığı için o kısımlardan tek bir kelime bile anlamadım. İngilizcem harika değildir belki ama normal diyaloglarda Türkçede yaşadığım zorluğu yaşamadım. Bütüne bakınca ortalama bir filmdi ama kendisi. Malum, her sene Amerika bu tarz ve konuya sahip bir film yapıp baş rol olarak da gözde yakışıklılardan birini koymazsa içi rahat etmiyor, geceleri gözüne uyku girmiyor. Keşke bu senenin son aksiyon filmini Dunkirk'te bıraksaydım. En azından Nolan'ın olay işleyişi beni kendine çekmiş ve tek bir sahnede bile sıkılmadan Dunkirk'ü zirveye taşımıştım. Son izlediklerim arasında hiç kötü film yok diyebiliyordum. Neyse artık American Assassin'in de seveni vardır herhalde diye daha fazla bir şey demiyorum. Sabahtan akşama kadar dışarıda olduğum için aslında ayaklarımda minik bir sızı var ama kafamın içindeki sesler susmuş gibi hissediyorum. Belki %100'lük bir dinlenme olmadı ama bir güne üç film ve bir de kitap sığdırmış olmak kendimde bir şeyler başarmış hissi uyandırdı. Kitap nedir diye sorarsanız da Stefan Zweig'in Bir Kadının Yaşamından Yirmidört Saat. Onu beğendin mi diye soracak olursanız evet, beğendim. Zaten son zamanlarda İş Bankası Yayınları benim sayemde kazanıyor gibi bir şey. Stefan Zweig benim son 6 aylık dönemde favori yazarlarımdan biri oldu. Boş buldukça kendimi onun kitaplarına atıyorum.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Kullanım Kolaylığı ve Estetik Bir Arada

Derin dondurucuların faydalarını anlatarak zamanınızı almayacağım, uzun süreli gıda depolama için başka bir seçeneğin olmadığını zaten biliyorsunuzdur. Henüz bilmiyorsanız da, bu yılki Kurban Bayramı’nda öğreneceksiniz zira etleriniz buzdolabı içerisinde en fazla bir hafta dayanacak! Yani ister et, isterse de diğer gıdalar için uzun süreli depolama yapmak istiyorsanız, bir derin dondurucu kullanmanız gerekiyor. Bu bakımdan iki seçeneğiniz var: yatay ve dikey derin dondurucu modelleri. Yatay olanlar bir sandığı andırıyor ve kapakları üst kısımda yer alıyor. Dikey olanlar ise aynı bir buzdolabı gibi: Kapakları ön kısımlarında bulunuyor ve (isminden de tahmin edebileceğiniz gibi) dik şekilde kullanılıyorlar. Ben, tercihimi dikey derin dondurucu modellerinden, hatta daha net söyleyecek olursak, UED 5170 DTK A++ modelinden yana kullandım.

                                                               

Neden derseniz, her şeyden önce Uğur Soğutma markası güven veriyor. 60 yılı aşkın bir süredir derin dondurucu üretiyorlar ve bu nedenle benzersiz bir uzmanlıkları bulunuyor. Unutmayın, bu cihazları on yıllar boyunca kullanmak için alıyorsunuz ve he sağlamlıkları, hem de servis ağlarının yaygınlığı önem taşıyor. Uğur Soğutma, her iki bakımdan da beklentilerimi fazlasıyla karşılıyor. Gelelim tasarıma: UED 5170 DTK A++, dikey bir derin dondurucu modeli. Ben bu tasarımı seviyorum zira kullanması daha pratik geliyor: Aynı bir buzdolabı gibi rahatça kullanabiliyor, hatta buzdolabının yanına koyarak uyumlu ve estetik bir görünüm elde edebiliyorsunuz (ben öyle yaptım, tavsiye ederim). 

UED 5170 DTK A++ yalnızca 46 kilo, yani kimseyi çağırmama gerek kalmadan bir köşeden diğerine kolayca taşıyabiliyorum. İç hacmi 170 litre, sadece benim değil, komşularımın gıdalarını bile depolamaya yetiyor! A ++ enerji sınıfında olduğu için, neredeyse hiç elektrik harcamıyor. En sevdiğim özelliği de, elektrik kesintilerinde bile içindekileri 15 saat boyunca korumaya devam edebilmesi oldu. Sık sık kesinti yaşanan bir yerde oturuyorsanız, emin olun bu özellik çok işinize yarayacak. Satın almak için https://satis.ugur.com.tr/item/ued-5170-dtk-a/100028 adresini kullanmanızı tavsiye ederim, peşin fiyatına 12 taksit yaptırarak kredi kartınızla alabiliyorsunuz. Geniş iç hacimli, dayanıklı, pratik ve uygun fiyatlı bir derin dondurucu arıyorsanız, UED 5170 DTK A++ modelini gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.

                                     

Bir boomads advertorial içeriğidir.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Tek başıma tatile gitmedim demem artık

Tek başına ne tatili dediğinizi duyar gibiyim. Özellikle aylarca bir şey yazmadıktan sonra ki aslında yazmıyor değilim, yazıyorum ama yayınlamıyorum, nereden çıktı bu diyorsunuz sanki. Öncelikle bir açıklama yapmam gerekiyormuş gibi hissediyorum neden yazıp yayınlamadığımla ilgili. Kendimi işe fazla adayıp asosyalleşmem, arkadaşlarıma yeterli zaman ayırmamam ve asıl kendime yeterince zaman ayırmadığım için blogda yazdığım yazıların neredeyse hepsi ben daha yazarken beni boğduğundan yayınlamak istemedim. Birçoğunu taslak olarak bile tutmuyorum ama neyse artık o zamanların bir önemi yok, geçmişte kaldı ne de olsa. Şimdi tek başıma gittiğim tatilimden bahsedecek olursam eğer olay tam olarak şu şekilde gerçekleşti. Aynı yerde çalıştığım arkadaşların biriyle kendi içimizde biraz gizli bir plan yaptık. 2-3 gün izin alıp bir yerlerde tatil yapalım şeklinde konuştuk işte. Gizli yapmamızın sebebi hem o arkadaşla aramda bir şey olduğunu düşünmesinler istemem aynı zamanda tatile 2 en fazla 3 kişi olarak gitmek istememiz. Zaten çok uzun zamandır kafamda milyonlarca ses olduğu için sessizlik istedim anlayacağınız. Aslında 2 ay önceden Didim'de hoş butik bir otelle konuşmuş olsak da İstanbul'dan Aydın'a 3 günlüğüne gitmeyi gözümüz yemedi biz de Ağva'ya gidelim hem acil bir şey olursa dönmesi kolay olur dedik -düşünün böyle bir işkoliklik- Telefonla rezervasyonumuzu yaptırdık her şeyi ayarladık ben gerekli ekipmanların alışverişini yaptım derken yola çıkacağımız gün bizim çocuk demez mi "Cha kusura bakma benim ailevi bir sorunum oldu, gelemeyeceğim..." telefonda öylece kaldım "e ben şimdi ne yapacağım evde? Kafayı yerim bütün gün..." Bir de anneme işle alakalı bir gezi olduğunu ama gitmişken 2 gün de ben kendim kalacağımı söyledim yani öyle ya da böyle 1 günlüğüne ortadan kaybolmam gerekiyor. Bir anlık gazla hazır rezervasyon varken gideceğim dedim ve oteli tekrar aradım ve 2 kişilik rezervasyonun 1 kişiye indiğini bunun sorun olup olmayacağını sordum. Küçük ve çok da yoğun bir yer olmadığı için sorun olmadığını söylediler ben de kalktım gittim. Normalde deniz deniz diye ölmem gerekirdi ama kendimi attım doğanın içine ormandan çıkmadım resmen. Arada havuza girdim, kitabımı okudum, az uyudum ama 3 günümün tadını o kadar güzel çıkardım ki. Otelin sahipleri sevgilimden ayrıldığımı bu yüzden yalnız geldiğimi falan düşündü ama olsun. Onların "siz gençsiniz olur böyle şeyler" öğütleri bile rahatlattı beni. O arkadaşla gitsem belki bu derece dinlenmiş olmayacaktım ama şu an o kadar eskisi gibi enerjik hissediyorum ki getirsinler bütün angarya işleri hallederim hepsini. 

12 Mart 2017 Pazar

2 dakikaya 1 yıl

Bazı insanlar başkalarının hayatlarıyla oynamayı çok seviyor. Bugün bir çoğunuzun bildiği üzere YGS vardı ve Türkiye nüfusunun yüzde bilmem kaçı bu sınava girerek kendini denemeyi, iyi bir üniversiteye girmeyi vb. hedeflerle bir şeyler yapmaya başladı. Ajitasyona hiç gerek yok herkes biliyor sınav giriş ücretinden tutun dershaneler, özel dersler ve sınav için yapılan diğer her şey için aileler etrafa para saçıp duruyor ya da durumu olmayanlar ellerinden geldiğince bir şeyler yapıyor ama empati yoksunu insanlar bunları hiçe sayarak koskoca bir yılı ve verilmiş onca emeği çöpe atıyor. Neden ve nasıl mı? Şöyle, her sene sınava girmek benim için bir ritüel haline geldiği için bu sene de kayıt yaptırdım. Bir okula yazılma hedefi ya da başka bir düşüncem olmasa da sınava girmek bilgilerimi sanki taze tutuyormuş gibi hissettiriyor bana yani sınava girmek ya da girmemek benim herhangi bir kaybıma neden olmayacak bir durum. Evimden arabayla yaklaşık 1 saat uzaklıktaki sınav yerime ulaşmam ne kadar erken çıkmış olursam olayım trafik, kazalar ve trafik ışıkları gibi benim elimde olmayan nedenlerden uzadı ve sınav olacağım yere tam 9:47de vardım. Kapıda neyle mi karşılaştım? Ağlayarak güvenliğe "yıllardır hazırlanıyorum, ne olur içeriye gireyim" diye yalvaran küçük bir kız. Benden hemen önce gelmiş ve içeriye almamışlar. Neden çünkü o geldiğinde sınavın başlamasına 14 dakika varmış. 15 dakika kuralı olduğu için de içeriye alınamazmış... Benim de arkamdan yine koşarak 4 kişi daha geldi ki hepsi nefes nefese benim de biraz önce geldiğim kaza kaynaklı trafikte inip koşarak sınav yerine gelmişler. Benden önce gelen kız evinin çok uzak olduğu, trafiğin yoğunluğundan da kaynaklı bu saatte gelebildiğini söylemeye çalışsa da güvenlik "bana da aynısını söylediler ben 1 saat önce buradaydım" diyerek bir yılı çöpe giden kızın sinirlerini iyice alt üst etti. Sınava yetişmek için koşan diğer çocuklar da aynı şekilde oturdukları semtleri söyleyerek bir şans elde etmek isteseler de hiçbirimiz sınava alınmadık. Böylece sadece 2 dakikayla 5 gencin 1 yıllarını çöpe atmış oldular. Bundan 4 sene önce koşarak sınava yetişmeye çalıştığım hatta sınavın başlamasına 2 dakika kala nefes nefese sıraya oturduğumu hatırlıyorum. Görevli öğretmenlerden biri kantinden su almış ve kimseyi rahatsız etmeden sırama koymuştu sınav başladığında. Sınav bittikten sonra teşekkür edince sınavımın nasıl geçtiğini, panik yapmadığımı umduğunu söyleyip destek olmuştu hatta. Bir o zamanı bir de şimdiyi düşününce insan sinirlenmeden edemiyor. Üniversiteye girişte sadece sınavla insanlar ayıklanıyor diye düşünürdüm ama şimdi görüyorum ki insanları evlerinden 1 saat uzaklıktaki yerlere parasız-telefonsuz- yollayıp "geç kaldın giremezsin" diyerek de bu işi yapıyorlarmış.

12 Şubat 2017 Pazar

"Evet" dedim mi dedi o?

Şu an hem mutluyum hem de şaşkınım. Şaşkınlığım ve heyecanım o kadar büyük ki parmaklarım titrediğinden yazamıyorum bile. Kelimeler beynimde depar atıyor hatta onları yakalayamıyorum. Yarım saat kadar önce Defne whatsapptan bir fotoğraf attı ve fotoğrafta Batu'yu öptüğü ve tek elinin havada olduğunu gördüm. Kafamdan "bu kız şimdi ne diye attı ki bunu" derken o havadaki el dikkatimi çekti. Hemen aradım Defne'yi ve telefon daha çalmadan saniyesinde açıldı. Hani insanlar "efendim?", "alo" gibi belli kalıplaşmış kelimeleri kullanır ya, Defne direkt "EVET DEDİM CHA" diye çığlık atarak açtı telefonu. Nefes alamadım o an yatakta sağa sola dönmekle meşguldüm normalde ama yerimden kalkıp odayı turlamam gerekti. Sanki Batu bana evlenme teklif etti de heyecanlanmışım gibiydi oturuyorum, kalkıyorum, turluyorum, salona gidiyorum geri odaya giriyorum falan içim kıpır kıpır. Başkası olsa "emin misin bak evlilik diyoruz" falan derdim ama bahsi geçen kişi Batu! Abim Batu! En değerlilerimden olan Batu! Hala inanmakta zorluk çekiyorum. Eski yazılara baktım da şu yazımda nasıl şok yaşamışım ilişkilerini öğrendiğimde ki şimdi de benzer bir şok yaşatıyorlar bana. Telefonda anlık şoku atlattığımda teklif kısmını anlattığını ve büyük bir kısmı kaçırdığımı fark ettim ki o da biraz özel olduğu için anlatmıyorum. Batu benim bile bilmemi istemezdi muhtemelen ama hiç şansı yok! Her şeye ne zaman başlanacağını, işten hangi tarihler arasında izin almam gerektiğini nefes almadan sordum ve Defne sanırım ilk defa "Cha, sakin ol. Daha yeni teklif etti ne öyle hemen tarih belirleme falan" diyerek şu zamana kadar bana kurduğu en doğru cümleyi kurdu. Tabi bende çocuğunu evlendiren anne heyecanı olduğu için o an "ne demek konuşmadınız" desem de kız haklı. İlk önce Batu'nun gidip kendini Defne'nin babasına kabul ettirmesi gerekiyor. Bir sürü küçük angarya iş onları bekliyor ama yine de ikisinin böyle bir karar almış olması... Sanırım kalbim yerinden çıkacak. İkisinin birlikteliği... cümle kuramıyorum ama sırıtmaya devam ediyorum.