6 Ekim 2017 Cuma

Yalnız ben sonbahar insanıydım...

Daha önce bahsettim mi hatırlamıyorum ama sonbahar benim kendimi en iyi hissettiğim mevsimdir. Her ayında kendimi ayrı huzurlu hissederim hatta ağaçların dökülen yaprakları benim için omuzlarımdan giden bir yük hissini verir. Kısaca çok seviyorum bu ne çok sıcak ne de çok soğuk olan mevsimi ama bu sene yazın gelmemesi gibi sonbahar da eskisi gibi gelmedi! Havalardan bahsetmek istemiyorum siz de zaten yaşıyor ve biliyorsunuz ama şu soğuklar yüzünden neler çekiyorum bir görseniz. Arkadaşların peşinde gezinirken titremeler mi dersiniz yoksa grip mi her şey var. Kendimi evde yatağa bağlamak istiyorum desem yalan olmaz. Geçen gün markete gittim bir şeyler almaya ama tamamen kendim için içecek bir şeyler olsun abur cubur olsun o tür şeyler almaya. Tam kalori dolu bir rafın önündeyken çıktı karşıma yine. Ayak üstü selamlaşma naberler nasılsınlar derken birlikte alışverişe devam etmeye başladık. Ben insan gibi abur cubur almadığım için misafirim olduğunu düşünmüş. Tatlım bu gördüğün hiçbir şey, benim evde stok yaptığım zamanı görsen ağlarsın demek istedim ama oldukça şirin ve hanımefendi bir tavırla kendimi tanıttığım için bozuntuya vermedim. O da 3 gün geçmesine rağmen evin temel ihtiyaçlarını karşılamayı bitirememiş anlaşılan ki aldığı şeyler tam böyle temel mutfak eşyalarıydı. Ailesinin ne zaman geleceğini sordum haftasonu geliyorlar dedi biraz buruk bir şekilde. Ben sandım ki ailesinden ayrılmak hoşuna gitmediği için o şekilde söyledi ama o baya baya yalnız yaşamak istediği için ailesinin gelmesini dert etmiş durumda. Aynı şeyleri ben de 2 sene önce yaşadım, insan öyle ya da böyle alışıyor bu duruma dedim güldük. Yine konuşmamız sırasında benden 5 ay kadar küçük olduğunu öğrendim. Kendimden küçüklere ilgi duymak aslında pek huyum olmasa da durumdan şikayetçi olduğum pek söylenemez doğrusu. Kurs hakkında birkaç bir şeyler daha sordum şirin şirin "sana evde de gösterebilirim zaten temelin var, ilerletmek istersen kursa gelirsin" dedi ama kabul etmedim illa o parayı vereceğim!  Hem onun da işine yaramış olurum telefonda kursla konuştuğumda genelde hocanın boş olduğunu, az öğrencisi olduğunu öğrendim. İçimden de "o merak etmesin ben başlayayım bütün çevremi de sokarım oraya" diye düşünmedim desem yalan olur. Biraz daha sohbet etmek istesem de marketle ev arasında 10 dakikalık bir mesafe olduğu için hemen dağılmış olduk. Her karşılaşmada böyle böyle hakkında bir şeyler öğrensem sanırım yaklaşık bir 10 yıla sevgili olabilecek seviyeye geliriz. Yalnız eve gelince fark ettim; yün çoraplarım, kalın taytım, kapşunlu sweatshirtüm ve onu üzerie giydiğim yün hırka aynı zamada makyajın zerresi olmayan yüzümle biraz zor bu durum. Tamam en kötü halim değildi ama yine de beni bu şekilde görmesini istemezdim doğrusu. Ahh ah bu sonbahar neden bu şekilde geçiyor ki?

4 Ekim 2017 Çarşamba

Sen kimlerdensin

Bugün eve gelirken apartmanın önünde kocaman bir araç ve insanlar görünce anladım apartmana birinin taşındığını. Bizim apartmanın sakinleri düşünüldüğünde en genç daire bizimki diyebilirim. Genel yaş ortalamasını baz alırsak 70 civarı bir sayı çıkar ki bu rakamı 70e indiren ben ve abim. Taşınan kişilerin de aynı şekilde yaşını başını almış bir çift olduğunu düşünmüştüm ki çok da öyle olmadığını biraz kurcalayınca anlamış oldum. İlk önce oradan oraya koşturan genç bir çocuk görünce oldukça şaşırdım çünkü kimse bizim sokağa yalnız bir genç olarak taşınmaz. Anında teyzeler basar o evi ki ev sahibi eski komşumuz olduğu için bekara ev vermeyeceğini de biliyordum. Yalan söylemeyeceğim, çocuğu gördüğüm an aklımdan geçen ilk şey "acaba yeni evli falan mı? Eşi nerededir ki? Çok hoş çocukmuş" oldu. Merdivenlerde yamahanın akustik duvar piyanolarından birini taşıdıklarını gördüğümde kalbimden vurulmuşa döndüğümü söyleyebilirim! Çocuğun hala evli olduğunu düşündüğüm için gidip konuşma başlatma konusunda baya bir tereddüt etsem de sormadan asla öğrenemem diyerek gittim yanına sanki her şey ortada değilmiş gibi "yeni taşınıyorsunuz sanırım" diye şirin şirin sordum. Kim bilir kaç saattir adamlarla uğraştığından olsa gerek biraz bıkmış bir halde olsa da gayet güler yüzle konuştu benimle aynı zamanda adamları kontrol etti. Başına dert olmayayım çocuğun işlerini halletsin diye klasik yardım teklifimi sunup evime girdim ama görseniz cama yapıştım izliyorum, yan daireyi dinlemeye çalışıyorum falan baya liseli merakıyla izliyorum çocuğu. 

Akşam olduğunda baktım çocuk hala tek, geleni gideni yok annemin abim için yaptığı keki kestim koydum bir kaba anneme de "insanlar şimdi yorgundur bir şeyler atıştırsınlar" gibi bir şeyler dedim. Kadın "e yemeğe çağıralım o kadar endişelendiysen" dedi ama tanımadığım etmediğim adamı da evimize alacak halim yok. Hiç sevmem gereksiz yere kurulan misafir sofralarını. Elimde kek gittim çaldım kapıyı arada da anneme bakıyorum kadın yanlış fikirlere kapılmasın diye çünkü beni bir erkekle görmeyeli oldukça uzun zaman oluyor. Artık erkek sinek geçse yanımdan "ee Cha ne diyorsun" modunda geziniyor. Neyse gittim kapıya çaldım dedim bir şeyler atıştırmak istersiniz belki ehe ehe  falan diyorum ama görseniz siz benim adıma utanırsınız. Amacım da kapı önünde ayaküstü gerekli bilgileri alıp dönmek yani çok durmama gerek yok diyorum kendime ama çocuk teşekkür edip bir de içeri çağırmaz mı! Girmeyecektim aslında ama baktım cebimde evin anahtarı var girdim hemen. Minik bir sohbet muhabbet sırasında ailesiyle yaşayacağını ama onların İstanbul'a daha gelmediğini, kendisinin yükseklisans yapacağını ve müzik öğretmeni olduğunu öğrendim. Piyano dikkatimi çekmişti zaten diyince bir de çellosu olduğunu söyledi hatta şakayla karışık "sesten kusura bakmazsınız artık" dedi. Aslında kendisi birkaç aydır buradaymış hatta bir kursta özel ders bile vermeye başlamış boş zamanlarını değerlendirmek için ama evin ayarlanması, eşyaların gelmesi derken anca taşınabildiklerini söyledi. Daha doğru dürüst kimseyi tanımadığını da söyleyince gözlerim yerinden çıkacaktı neredeyse. Müziğin her kızı olmasa da büyük bir kitleyi kendine çektiği gibi bir gerçek var malum. Ben de ilgili olduğumu göstermek için konuşmaya hemen üniversiteye başladığımda ben de bir hevesle çelloya başladım ama devam edemedim diye konuşunca hemen "çellon varsa ben yardımcı olurum sana" dedi. Kendime zaman geçirmek için yeni şeyler ararken tam karşıma öğretmenin oturması gerçekten benim şansım sanırım. Dersleri nerede nasıl verdiğini sorup kursunun adresini alıp hoş bir sohbetten sonra eve geçtim. Konuşma yaklaşık yarım saat sürse de içim kıpır kıpır oldu desem yeri. Sanırım ben bu çocuğu tanımak istiyorum. 

29 Eylül 2017 Cuma

Büyük düğün kapıda...

Evlenen ben değilim tabi. Benim evliliğim daha yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor ki hala istediğimden de emin değilim -hoş istemek için hayatımda biri olması lazım o ayrı mesele- Evlenen çiftimiz hatırlar mısınız emin değilim ama Batu ve Defne. Buralara gelip yazma fırsatım olmamış olsa da neler oldu neler şu evlilik yolunda. Aynı evde kalıp dünyanın en mutlu ve uyumlu çifti olarak yaşayan çiftimiz evlilik teklifi, aileye söyleme, ailelerin tanışması ve nişandan sonra nasıl çatırdamalar yaşadı görmeyen bilemez. Zaman zaman Defne kaçtı geldi yanıma Batu aldı götürdü eve bazen de Batu sinir krizleri geçirdi. Olayların da hiçbiri ikisinden kaynaklı değil üstelik. Aile faktörü işin içine girdiğinden beri hayat çocukların burunlarından geldi diyebilirim. Defne'nin ailesi Defne'nin bir ilişkisi olduğunu ve bu yüzden işi bile okuduğumuz şehirde bulduğunu biliyordu ama birlikte yaşadıklarını bilmiyordu. Batu'nun ailesi zaten muhafazakar bir aile ve oğullarının arkadaşı olduğunu sandıkları kızın sevgilisi olduğunu öğrenince bir şok yaşadılar bir de sonradan nasıl öğrenmişlerse birlikte kaldıklarını öğrenmişler falan bir sürü gereksiz tartışma çıktı aileler arasında. Bizim çocukların arada kalmaları olsun alttan almaları aynı zamanda evlilik hazırlıkları derken ayrı ayrı kafaları yandı. Hatta bir ara yüzükler bile atıldı da neyse ki birbirlerinden ayrı kalamayan çiftimiz toparlayabildiler durumu. Birkaç ayda yaşadıkları şu olayların çeyreğini ilişkinin tamamı boyunca yaşamamışlardır ama aileler de artık duruma alışmış olacak ki çocuklara daha fazla karışmıyorlar. Hayır yani benim anlamadığım biz zamanında topluca Batu'nun ailesinin yanına gidip onlarda kalmıştık hatta anne babası çok güzel davranmıştı çocuklarını bize emanet etmişlerdi ama iş evliliğe gelince bir farklı şeyler çıktı resmen içlerinden. Defne'nin ailesi de aynı şekilde. Arkadaşlarken sorun yok ama iş sevgililik hatta evliliğe gelince yok onun osu var yok bunun busu var, yok o öyle kız yok çocuk böyle çocuk vs. resmen dur diyemediler kendilerine. Sonuç olarak evlilik geldi dayandı kapıya ve kendimi o şahit koltuğunda görecek olmak nasıl diyeyim beni biraz korkutuyor. Tamam evlenen ben değilim ama en yakın arkadaşımın evliliğine şahit olacak olmak kendimi biraz garip hissettiriyor. Neyse ki uzun zamandır hayallerini kurduğum yıllık iznime düğünden 2 gün önce başlayıp düğünden hemen sonra balayı çiftini de yollayıp kendimi ver elini Avrupa diyerek tatile çıkaracağım. Bu sefer yalnız olmayacağım tabi o ayrı mesele. Bakalım bu sonbahar neler getirecek bize.

18 Eylül 2017 Pazartesi

Sinema günü

Bir süredir yalnız zaman geçirebilmek için fırsat kolladığım gibi bir gerçek var. Çevresi insanlarla dolu, aşırı popüler ve telefonu asla susmayan biri değilim ama işle çok zaman geçirince kalan zamanda arkadaş ve aileyi sığdırmak biraz zor olabiliyor. E arkadaşlarım ilgi bekliyor, ailem ilgi bekliyor, işler birikiyor derken kendimle zaman geçiremez oldum. Yazın bütününde sanki hiç tatil yapmamışım da sadece çalışıp küçük kaçamaklar yapınca beynim patlar duruma geldi ve bir pazarı tamamen kendime ayırdım. Normal günde kahvaltı etmeyen ben pazar kahvaltısı için sabah 9'da evden çıktım. Annemin arkamdan laf ettiğini duydum tabi ama bir gün dedim, sadece bir gün için kimsenin yakınmasını ya da tribini dikkate almayacağım! Telefonumu sessize aldım, çantama aylar önce aldığım ama işe giderken yolda bile okuyamadığım kitabımı attım çıktım. Kahvaltıdan sonra bir boşluğa düşmedim desem yalan olur ve o ara es kaza telefonuma bakıp gelen 1-2 maili gördüm. Pazar günü bari rahat bırakın diyerek bildirimleri kapatsam da bütün gün o maillere bakmamak için kendimi ciddi anlamda zor tuttum. Neyse bütün gün dışarıda tek başına ne yapılır diye düşünürken aklıma vizyona yeni giren filmlere bakmak geldi ki It'i görünce hemen ilk seansına atladım en yakın sinemada. Aslında korktum dersem biraz yalan olur ama film gerçekten beni etkiledi diyebilirim. Kitabı okumadan gittiğim için başta biraz kendime ihanet etmiş gibi hissettim doğrusu ama daha sonra fark ettim ki kitabı okumam mümkün değil. En son Josh Malerman'ın Gölün Dibindeki Ev'ini okurken yaşadığım nefes darlığını düşününce Stephen King'in de farklı bir etkisi olmayacağına karar verdim. Filmi kitaba göre mi devam ettirecekler merak ediyorum doğrusu ama benim oldukça beğendiğim bir gerçek. Daha sonra kendime "madem korku filminden çıktım o zaman şimdi biraz eğlenelim" diyerek bu sefer de Despicable Me'ye girdim ki o minionlara bayıldığımı söylemem lazım. İlk filmde salon neredeyse boştu -pazar ilk seans olduğu için muhtemelen- ama ikinci filmde salon genç ve çocuk kaynıyordu. Öyle ki kendimi biraz yaşlı bile hissetmiş olabilirim. Onda da 80'ler ve 90'lar müziklerinin de katkılarıyla baya eğlendim. Daha sonra acıktığıma karar verip çok uzaklaşmadan bir yerlerde bir şeyler yedim ve son seansa bir bilet daha aldım. Daha önce Labirent filmiyle beni fazlasıyla üzen Dylan O'Brien'a bir şans daha vermek istediğim için gittiğim American Assassin tam bir hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Aslında konusuna bakınca klişelerle dolu bir film olduğunu anlamıştım ama izleyince sıkıntıdan taklalar attım oturduğum yerde. Bir de 1-2 kelime Türkçe konuştu diye salonda kendinden geçen birkaç genç kızımızı görünce iyice fenalar bastı ama bunun filmle alakası yok tabi. İşin bir başka ilginç kısmı 24 yıldır Türkiye'de yaşayan Türkçe konuşan bir birey olduğum halde filmde Türkçe bölümlerde altyazı olmadığı için o kısımlardan tek bir kelime bile anlamadım. İngilizcem harika değildir belki ama normal diyaloglarda Türkçede yaşadığım zorluğu yaşamadım. Bütüne bakınca ortalama bir filmdi ama kendisi. Malum, her sene Amerika bu tarz ve konuya sahip bir film yapıp baş rol olarak da gözde yakışıklılardan birini koymazsa içi rahat etmiyor, geceleri gözüne uyku girmiyor. Keşke bu senenin son aksiyon filmini Dunkirk'te bıraksaydım. En azından Nolan'ın olay işleyişi beni kendine çekmiş ve tek bir sahnede bile sıkılmadan Dunkirk'ü zirveye taşımıştım. Son izlediklerim arasında hiç kötü film yok diyebiliyordum. Neyse artık American Assassin'in de seveni vardır herhalde diye daha fazla bir şey demiyorum. Sabahtan akşama kadar dışarıda olduğum için aslında ayaklarımda minik bir sızı var ama kafamın içindeki sesler susmuş gibi hissediyorum. Belki %100'lük bir dinlenme olmadı ama bir güne üç film ve bir de kitap sığdırmış olmak kendimde bir şeyler başarmış hissi uyandırdı. Kitap nedir diye sorarsanız da Stefan Zweig'in Bir Kadının Yaşamından Yirmidört Saat. Onu beğendin mi diye soracak olursanız evet, beğendim. Zaten son zamanlarda İş Bankası Yayınları benim sayemde kazanıyor gibi bir şey. Stefan Zweig benim son 6 aylık dönemde favori yazarlarımdan biri oldu. Boş buldukça kendimi onun kitaplarına atıyorum.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Tek başıma tatile gitmedim demem artık

Tek başına ne tatili dediğinizi duyar gibiyim. Özellikle aylarca bir şey yazmadıktan sonra ki aslında yazmıyor değilim, yazıyorum ama yayınlamıyorum, nereden çıktı bu diyorsunuz sanki. Öncelikle bir açıklama yapmam gerekiyormuş gibi hissediyorum neden yazıp yayınlamadığımla ilgili. Kendimi işe fazla adayıp asosyalleşmem, arkadaşlarıma yeterli zaman ayırmamam ve asıl kendime yeterince zaman ayırmadığım için blogda yazdığım yazıların neredeyse hepsi ben daha yazarken beni boğduğundan yayınlamak istemedim. Birçoğunu taslak olarak bile tutmuyorum ama neyse artık o zamanların bir önemi yok, geçmişte kaldı ne de olsa. Şimdi tek başıma gittiğim tatilimden bahsedecek olursam eğer olay tam olarak şu şekilde gerçekleşti. Aynı yerde çalıştığım arkadaşların biriyle kendi içimizde biraz gizli bir plan yaptık. 2-3 gün izin alıp bir yerlerde tatil yapalım şeklinde konuştuk işte. Gizli yapmamızın sebebi hem o arkadaşla aramda bir şey olduğunu düşünmesinler istemem aynı zamanda tatile 2 en fazla 3 kişi olarak gitmek istememiz. Zaten çok uzun zamandır kafamda milyonlarca ses olduğu için sessizlik istedim anlayacağınız. Aslında 2 ay önceden Didim'de hoş butik bir otelle konuşmuş olsak da İstanbul'dan Aydın'a 3 günlüğüne gitmeyi gözümüz yemedi biz de Ağva'ya gidelim hem acil bir şey olursa dönmesi kolay olur dedik -düşünün böyle bir işkoliklik- Telefonla rezervasyonumuzu yaptırdık her şeyi ayarladık ben gerekli ekipmanların alışverişini yaptım derken yola çıkacağımız gün bizim çocuk demez mi "Cha kusura bakma benim ailevi bir sorunum oldu, gelemeyeceğim..." telefonda öylece kaldım "e ben şimdi ne yapacağım evde? Kafayı yerim bütün gün..." Bir de anneme işle alakalı bir gezi olduğunu ama gitmişken 2 gün de ben kendim kalacağımı söyledim yani öyle ya da böyle 1 günlüğüne ortadan kaybolmam gerekiyor. Bir anlık gazla hazır rezervasyon varken gideceğim dedim ve oteli tekrar aradım ve 2 kişilik rezervasyonun 1 kişiye indiğini bunun sorun olup olmayacağını sordum. Küçük ve çok da yoğun bir yer olmadığı için sorun olmadığını söylediler ben de kalktım gittim. Normalde deniz deniz diye ölmem gerekirdi ama kendimi attım doğanın içine ormandan çıkmadım resmen. Arada havuza girdim, kitabımı okudum, az uyudum ama 3 günümün tadını o kadar güzel çıkardım ki. Otelin sahipleri sevgilimden ayrıldığımı bu yüzden yalnız geldiğimi falan düşündü ama olsun. Onların "siz gençsiniz olur böyle şeyler" öğütleri bile rahatlattı beni. O arkadaşla gitsem belki bu derece dinlenmiş olmayacaktım ama şu an o kadar eskisi gibi enerjik hissediyorum ki getirsinler bütün angarya işleri hallederim hepsini.