Postcrossing için üyeliğimi ne zaman açtım tam hatırlamıyorum aslında. Çevremdeki insanlara alıştırıp kendim bir türlü bir düzene girememiştim kartpostal konusunda. Yıllar önceden kalan pul koleksiyonum olsun mektup arkadaşlığı, kartpostal atma vs. nedense bir noktada bırakıp daha sonra tekrar başladığım hobiler oldu hep. Tabi son iki aydır aktifleştiğim düşünülürse yılbaşı kartları teker teker gelmeye başladı ve her postada ayrı bir hoş oluyor içim. Mantık çok iyi aslında, ne kadar atarsan sana o kadar gelir diye düşünmüşler ki bu çok doğru bir şey. Bir yerlere attığım kartlar gittikçe bir mutlu oluyorum ve yeni kartlar geldikçe de içim kıpır kıpır oluyor. En başta özellikle abim bunun çok boş bir hobi olduğunu, bana hiçbir şey katmadığını söyleyip dursa da kendimi alıştırınca normalde olduğundan çok daha güzel gelmeye başladı. Postanedeki amca bile artık beni tanır oldu ki bu bile çok hoş bir şey. Gittiğim şehirlerde o yere özel pullardan satın almak olsun, gördüğüm her kartpostala atlamam olsun gerçekten inanılmaz eğlenceli bir aktivite oluyor benim için. Aslında başlarda sanıyordum ki bu ucuz, problemsiz bir aktivite ama kesinlikle benim düşündüğüm gibi değilmiş. Her şey bir kenara yollama ücretlerindeki uçukluk beni ciddi olarak sinirlendirmeye yetiyor. Bir zam geliyor hoopp çok yakın bir mesafe de olsa saçma saçma tutarlar ödemek zorunda kalıyorsun. Neyse o da bu işin tuzu biberi olsun ne yapalım. Ama kesinlikle herkesin en azından bir kere deneyimlemiş olması gerektiğini düşünüyorum. İnsan bir anda kendini özel hissediyor adına bir şeyler gelince ki yollayan kişi bir de tanımadığın biri olunca insanda minik bir merak da uyandırıyor. Kısaca kesinlikle çok güzel bir hobi.
16 Aralık 2019 Pazartesi
13 Aralık 2019 Cuma
Çok ilginç biriyle tanıştım a dostlar
Başlıkta da anlaşılacağı üzere gerçekten çok ilginç biriyle tanıştım. Geçen gün Kadıköy'de çok boş zamanlarımda oturup kitap/kahve keyfi yaptığım bir anda daha çok genç olduğu belli olan bir kız oturacak yer bulamadığı için aynı masada oturup oturamayacağımızı sorup oturmak için izin istedi, ben de kabul ettim. Başta aramızda hiçbir diyalog geçmedi ama sonradan ikimizin de kahvesine uzanmasıyla kızın eliyle benim elim birbirine dokundu. Hani yün kazak giydiğinizde her hareketinizle bir sürtünme olur ve sağa sola elektrik çarpmaya başlarsınız ya bende de tam olarak öyle bir durum yaşandığı için kızı baya bildiğiniz çarptım. Öyle ki benim bile o an canım yandı. Böyle bir olay yaşanınca da aramızda minik bir sohbet başladı ve kız aslında kazaktan kaynaklı değil benim kendi enerjimden kaynaklı böyle bir şey olduğunu söyledi. Başta ne demek istediğini anlamadım ve biraz daha açıklamasını istedim. Dediğine göre çevreme çok yüksek bir enerji veriyormuşum ve bu durum insanları benden az çok kaçırıyormuş ama aynı zamanda da o enerjiyi hisseden kişide bir merak uyandırıyormuşum. O kız hissetmiş ve dediği gibi merak etmiş bu yüksek enerjinin kaynağını. Yumuşakça elimi tutup falıma bakmış olması, aslında kartlarını çıkarıp benimle ilgili daha çok şey öğrenme isteği duyduğunu söylese de ortam müsait olmadığı için yapamayacağını söylemesi falan gerçekten çok ilginç bir deneyimdi. Mantığımla sürekli hareket etmemin çok akıllıca olduğunu, bu konuda beni takdir ettiğini, duygusal zeka kısmında biraz kötü olduğumu bu yüzden ilişkilerimi yürütemediğimi söylemesi beni biraz kırmış olsa da yeni ilişkilerimin yolda olduğunu söylemesi beni biraz güldürdü. Dediğine göre birileri girecekmiş hayatıma ve biri uzun biri kısa ilişkim olacakmış. Uzun olacak olan ilişkimden hemen sonra kısa olana geçecekmişim ve onunla diğerinden çok daha fazla şey paylaşacakmışım. Kurduğu cümle şöyle bir şeydi; "Belki de onunla evlenirsin, emin değilim mantığın çok ağır basıyor ve evlilik çizgin çok parçalı. Hızlı bir evlilik ve sonrasında bir boşanma olabilir." Anladığım kadarıyla yalnız ölecek biriyim ama genel itibariyle inatçı ve sağlıklı olacağımı söyledi. Hem yalnız hem de dünyaya kazık çakmış biri olacağım fikri benim çok hoşuma gitmese de kızda bir hayranlık oluşturmuşum gibi hissettim. Çok saçma değil mi ama bir yerde oturuyorsunuz sonra biri yanınıza gelip geleceğinizle ilgili bir şeyler anlatıyor falan. Başta kızın bir yeni nesil dolandırıcılardan olduğunu düşünsem de benden herhangi bir talepte bulunmamış olması sonrasında nasıl ön yargılı bir insan olduğumu düşündürdü bana. Bu da böyle bir deneyim olmuş oldu benim için. O kızla aynı yerde bir daha karşılaşır mıyım merak ediyorum doğrusu. Keşke kalkıp bir yerde kendime tarot da baktırsaydım ondan da eğlenceli şeyler çıkabilirdi diye düşünüyorum.
9 Aralık 2019 Pazartesi
Biraz içimi döküp gidicem ya
Sanırım içimde ardı arkası gelmeyen bir konuşma isteği var. Sinirimden mi böyleyim? Yoksa sıkıldığım için mi? Gerçekten bilmiyorum. Belki de sadece boş konuşasım vardır. Bir nevi iç dökmek için olsun bu yazı o zaman. 4 yıl önce üniversiteden mezun olduğumda şuan bulunduğum işi yapacağımı kesinlikle düşünmemiştim. Geçici bir süre kalır sonra çıkar okuduğum bölümle alakalı bir yerlerde işe girerim diyordum kendime hep ama hayat benim planladığım şekilde ilerlememi istemediği için çok başka bir yerde hiç aklıma gelmeyecek kişilerle çalışıyorum. İşimi zaman zaman seviyorum zaman zamansa gerçek anlamda nefret ediyorum çünkü sürekli olarak insanlarla bir iletişim halindeyim. Herkes bir değildir ve bazı insanlar insan aklını zorlar biçimde bir karaktere sahiptir malum. Geçen yıllar içinde çok iyi dostlar da edindim, hayatıma hiç olmasa da olurdu dediğim kişileri de aldım ama her biri bir şey öğretti bana diye hiç pişmanlık duymadım. Hala pişman değilim, iyi ki arkamdan da konuşuldu, iftira da atıldı, emeğimin de üstüne çöküldü bu sayede büyüyor insan zaten değil mi? Bunlara üzülmenin bir anlamı yok. Üzüldüğüm bir şey var ki keşke iş bulma konusunda hemen pes etmeseydim. Keşke "ben tanıdıkları araya sokarak kendini bir işe soktu dedirtmem" demeseydim de imkanım varken yıllarca beni uykusuz bırakan, gecelerimi gündüzüme katarak okuduğum bölümümde bir yer edinseydim kendime. "O kız torpilli" diye arkamdan konuşulmasını kaldıramayacağım diye düşünmeseydim keşke. Şimdi daha çok görüyorum ki bunu düşünen tek kişi benmişim. Evet ben de yükseldim, beklenenden hızlı oldu ve benden daha kıdemli insanları, bana işi öğreten insanları geçtim ama bunu kendi çabamla yaptım. Ne bir yalakalık ne de başka bir şey. Yaptığım işe değer veriyordum çünkü. Bir görevim varsa bunu layığıyla yerine getirmem gerekiyordu diye düşündüğüm içindi. Hala öyleyim tabi ama ben yükseldikçe işler hiç de olması gerektiği gibi ilerlemiyor. Yetkinliklere bakılmadan tanıdıkları, yalakalıkları iyi yapan kişiler daha hızlı ilerlemeye başlıyor. Öyle bir durum ki bir sonraki aşamaya artık geçmek istemiyorum. Görüyorum çünkü orası düşündüğüm gibi değil, insanlar çabalarıyla gitmedi oraya. İlerleme isteğim içimde bittiği için de artık burada ne yapacağım demeye başladım tabi. Başka bir işe mi girmeliyim? 4 yıl boyunca okuduğum mesleği mi yapmam lazım? Yoksa 4 yıl boyunca çalışıp deneyimlediğim işi mi? Hangisini yapmam gerektiğini ne istediğimi keşke bilebilsem ama yok işte. İstifa edip biraz evde kafa mı dinlesem diyorum bazen de ama o zaman da sadece boş kalacağımın farkındayım. Hiç boş kalmadım ki ben şimdiye kadar şimdi nasıl boş boş evde oturayım? Bir şeyler yapmam lazım ama nedir hala bulamadım.
5 Aralık 2019 Perşembe
Bir çeşit dizi/film/kitap önerisi
Böyle bir anda konuya girmiş gibi olacağım ama havalar da aynı bu şekilde soğumaya başlamadı mı zaten? Evet, yılın o en üşüdüğüm zamanlarına geldiğimiz için bundan biraz isyan edip haftasonu etkinliğim olan dizi film önerisi kısmına geçebilirim. Yazmaya bundan çok alakasız bir şekilde başlamış olsam da bloga uğramamdaki sebep buydu. Az çok bilen bilir benim tek başına etkinliklerden nasıl hoşlandığımı kitap okumak zaten her günümün olmazsa olmazı olsa da dizi/film için vakit bulduğum an onlara da sarıyorum tabi. Şimdi tabi havalar da soğuyunca evden daha az çıkar oldum. Bir de kapalı havanın verdiği buhran yüzünden kimseyi göresim yok ondan böylesi en iyisi bana sorarsanız. Neyse, izlediklerim diyordum.
The Aftermath
Kimse beni yargılamayacaksa itiraf etmek istediğim bir şey var; ben Keira Knightley'i pek beğenmiyorum. Kadında tam olarak ne beni rahatsız ediyor emin değilim ama dönem filmlerindeki başarısını da takdir etmiyor değilim. Filme gelecek olursak; İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya'nın kendini toparlaması sürecinde Hamburg'da görevli olan Lewis Morgan'ın eşi Rachael'ın da yanına gelmesiyle aslında Alman bir mimar olan Stefan Lubert'in evine yerleşmesiyle başlıyor. Lewis görevine tamamen bağlı bir İngiliz askeri olmasına rağmen diğer birçok meslektaşının aksine isyancı, Nazi sempatizanı olmayan Almanlar da olduğuna inanarak evlerine yerleştikleri Stefan ve kızı Freda'ya çok iyi davranmaktadır. Rachael ise savaşın yaralarını hala zihninden silemediği için hem Almaya'da olmasından kaynaklı hem de savaş sonrası kocasıyla arasında oluşan soğukluğun acısını çevresindekilerden çıkarmaktadır. Zaman içerinde aynı ev içerisinde kocasından uzaklaşıp Stefan'la yakınlaşmaya başlayan Rachael içindeki hesaplaşmalardan kurtulup kendine yeni bir yol mu çizmeyi seçecek yoksa ailesini kurtarmaya mı çalışacak bunu izliyoruz. Film, savaş sonrası dönemde geçtiği için biraz karanlık olsa da bana sorarsanız oldukça iyi işlenmiş. Güven kazanmaya çalışan Alman vatandaşları, isyancılar, savaş sonrası harabeye dönmüş bir şehir vs. ne eksik ne de abartıydı. Daha önce filmin çok kötü olduğuna dair yorumlar karşıma çıkmış olsa da ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Filmi gayet keyifle izledim ve dönem filmi sevenlerin de aynı şekilde izleyeceği kanaatindeyim.
Alias Grace
Margaret Atwood'un aynı isimli kitabından uyarlanan Netflix dizisi, yıllarca suçluluğu/suçsuzluğu ispatlanamamış Grace Marks'ın tutukluluğunun 15.yılında Dr. Simon Jordan isimli bir psikiyatra hem hayatını hem de işlenilen cinayetin iç yüzünü kendi gözünden anlatmasını konu alıyor. Daha çocuk denilebilecek yaşta annesini kaybetmesi ve kardeşlerinin sorumluluğunu alması, kendi babası tarafından istismar edilip daha sonra bir eve hizmetçi olarak verilmesi aslında Grace'in hayatı boyunca yaşadığı zorlukların sadece minik bir kısmı denilebilir. Annesini kaybettiği sırada yanında olan yaşlı bir kadının annesinin ruhunun özgürleşmesi için bir cam açılmasını gerektiğini söylemesiyle Grace'in çocuk aklı annesinin sonsuza kadar huzura eremeyeceği fikrine kapılır ve bunun çöküntüsünü yaşar. Aynı zamanda en yakın arkadaşı olan Mary'i kaybettiğinde de camı açmayı unuttuğunu fark eder ve o noktadan sonra daha fazla şoku kaldıramaz. Bir cinayet işlenir ve bunun azmettireni olsun, cinayeti işleyeni olsun Grace açısından bu hep muallakta kalır. Olayları hatırlamasına ve Grace'in aslında gerçekten suçlu mu yoksa suçsuz mu olduğunu anlamaya çalışan Dr.Jordan da zaman zaman hastasına nasıl yaklaşması gerektiğine karar veremez ve sonuç onun için de kesinlikle beklemediği bir şekilde gerçekleşir. Aslında diziyi izlemeye başladığım an bırakıp ilk önce kitabını okuma isteği uyandı bende, çünkü diziler filmlere nazaran daha uzun ve detaylı olsa da bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi geldi ama başladıktan sonra yarım bırakmanın pek de mümkünü olmayan bir dizi çekmişler. Oyunculuklar olsun işlenme şekli olsun dizi gerçekten çok hoşuma gitti ve kesinlikle herkese tavsiye ediyorum.
Bir de bonus olarak;
Kardeşini Doğurmak
Bu kitabı tavsiye etme konusunda aslında oldukça kararsızdım doğrusu. Ben okurken bile dışarıda gören insanlar olsun kendi ailem olsun adından rahatsızlık duyduklarını dile getiriyordu sürekli ama sonradan tam olarak bunun böyle olması gerektiğini düşünmeye başladım. Evet, insanlar böyle bir başlık gördüğünde bile bundan rahatsız oluyorken, bu konuda sürekli olarak bir "sus, ayıp", "bu çok sapıkça bir şey konuşulmamalı", "ensest mi? bu hiç doğru değil" cümleleri ortalarda gezerken insanların bu gerçeklerden kaçmayı bırakıp bunun farkındalığını yaşaması ve özellikle o küçücük bedenleri koruyabilmek adına neler yapabileceklerini, kiminle iletişim kurabileceklerini, çocuklarına nasıl bir yaklaşım sergilemeleri gerektiğini öğrenmeleri gerekiyor. Büşra Sanay da aynı düşüncelerle yazıyor bu araştırma yazısını. İçindekiler ne bir kurgu ne de tek bir kitleyi hedeflemiş durumda. Bilir kişilerle yapılan röportajlar, istismar mağdurlarıyla olan görüşmeler, haberler vs. bütünüyle insanın kanını donduran olaylar ama gerçekler. Bana sorarsanız herkesin okuması ve bu konuda bilinçlenmesi gerekiyor. Mesela herkeste bir yargı var bu olaylar hep doğuda gerçekleşiyor diye ama kitaptan öğreniyoruz ki bunun doğruluğu gösteren doğru düzgün bir kaynak ve araştırma aslında yok. Herkeste bir kendinden uzaktaki insanı kötüleme ve küçümseme söz konusu. Oysa ensest ve istismar küçük büyük şehir fark etmeksizin Türkiye'nin hatta Dünya'nın her yerinde olan bir gerçek. Kitabın bir yerinde diyor ki "Bir toplumun Müslüman olması o toplumda cinayet, hırsızlık, dolandırıcılık gibi hiçbir suç işlenmediğini göstermez. Bu hüküm ensest meselesi için de geçerlidir. Kısacası, insan varsa, orada her şey olabilir ve iyi ya da kötü her türlü tecrübe yaşanabilir." normalde kitaplarda cümlelerin altını çizmem ama bunun altını çizdim çünkü gerçekten doğru. Söz konusu insansa her türlü pislik gerçekleşebiliyor. Kısaca Büşra Sanay'ın Kardeşini Doğurmak isimli kitabını özellikle anne babalar olmak üzere herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum.
18 Kasım 2019 Pazartesi
Asalak Hayatlar
Blogdan uzun bir süre ayrı kalıp kendi kendime bir şeyler yapmaya başlamıştım. Hani depresif bir hayata kendimi atmış değildim ama sosyal çevreme olsun işe olsun daha fazla odaklanmıştım geçtiğimiz günlerde. Şimdi yine neden geldim diye soracak olursanız da bilmiyorum, gelesim geldi diye düşünüyorum. Aslında geçen gün iş çıkışında şahit olduğum olayı çok anlatasım var çünkü haddime olmadığı halde sinirlendim. Şimdi tam olarak lokasyon vermek istemiyorum çünkü en son tatil için gittiğim yerde lise arkadaşımla karşılaşınca her ortama biraz tedirgin girmeye başladım. Kimin nereden ne şekilde çıkacağı gerçekten belli olmuyor malum... Neyse, geçen gün iş çıkışında İstanbul'un "iyi" (pahalı) semtlerinden birinde arkadaşımın yanıma gelmesini bir kahve bir de kurabiyeyle bekliyordum. Yanıma kitap da almayı unuttuğum için telefonda biraz haber bakıp zaman geçirmeyi denesem de ister istemez arka masamdaki bir kadın ve adamın konuşmasına şahit oldum. Konuşmanın başı o kadar dikkatimi çekmediği için hatırlamıyorum ama sanırım adam ailesiyle alakalı bir arsa, dükkan ya da evden bahsediyordu ve bu mülkü yine ailesiyle birlikte ne yapacaklarına henüz karar vermediklerini yanındaki kız arkadaşına anlatıyordu. Sanırım adam o mülkle o kadar ilgili de değildi yani ailedeki diğer bireylerin o mülke ne yapacakları onu pek ilgilendirmiyordu. Tam bu noktada kadın asabi bir biçimde "nasıl yani bunu boş veremezsin, senin de hakkın vs." tarzında cümleler kurmaya başladı. Kadının bu çıkışından sonra da adam gayet düz bir sesle "iyi de bu konu seni ilgilendirmiyor ki" dedi. Adam bunu bu şekilde deyince ister istemez arkama dönüp bir baktım ve ikisi de 20'lerin sonlarında 30'ların başlarında oldukça iyi giyimli birer birey olduklarını gördüm. Adam öyle söyleyince kadın da karşı bir atakla "tabi ilgilendiriyor senin varlığın ikimizin de varlığı" dedi. O an dedim acaba ikisi aslında evli mi diye ama sonradan kadın "senin olanlar ve maaşın geleceğimiz için önemli" gibi bir cümle kurdu. Adam da kadını pek önemsemez bir şekilde "bu öyle bir şey değil" diyerek başka bir şeyler daha dedi o kısımları iyi hatırlamıyorum ama kadın bir kere daha "senin maaşın ne kadardı" gibi bir soru sorunca adam "şu durumda benim maaşım seni ilgilendirmiyor, ben senin maaşını soruyor muyum?" dedi. Tiplere bakınca içimden "onların tekinin maaşı benim maaşımı katlıyordur kesin" diye geçirdiğim sırada kadın "benim maaşım beni ilgilendirir senin maaşın bizi geçindirecek olan, benim paramda mı gözün var senin" dedi. Adam da "benim senin maaşında gözüm yoktu ama senin benimle değil paramla bir işin olduğu açık" dedi kalktı gitti. Kadın adamın arkasından "beni terk mi ediyorsun sen şimdi" diye cırlaması da ayrı bir şey oldu tabi. Adamın tam o noktada çekip gitmiş olmasını ayakta alkışlayacaktım resmen çünkü kadın tam bir kan emici olduğunu her cümlesinde belli ediyordu. Adam gittikten birkaç dakika sonra bir arkadaşını arayıp durumu anlatma şekli bile başarılı, iyi gelirli, okumuş bir kadının bile nasıl asalak bir hayatı olabileceğini gösterdi. Hani nerede müşterek hayat? Hani sevgi? Kadın kendi kazandığı parayı sadece kendi zevkleri için harcayıp adam sadece eve mi harcayacak cidden? Eşitlik nerede hani? O kadın arkadaşına telefonda "beni bu şekilde nasıl terk eder" diye yakınırkenki ses tonu bile midemi bulandırdı. Kimsenin ağzına laf vermek istemiyorum ama böyle asalak tipler olduğu sürece (kadın ya da erkek) feminizm bu ülkede yanlış anlaşılmaya devam edecek gibi görünüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






